28 Mayıs 2012 Pazartesi
Kathryn'in Maymunu
17 Mayıs 2012 Perşembe
Boğaziçi'nde Arap Baharı
7 Mayıs 2012 Pazartesi
Ege’nin Bu Yakasına Perde Kurduk, Öteki Yakasından Işık Yaktık…
20 Nisan 2012 Cuma
21. Yüzyılda Gestus Estetiği: "Ford Mach-1 Bağdat Caddesi'nde"
Sevim Burak’ın yapıtına nasıl girmeli?
Yıllar önce Boğaziçi Üniversitesi Oyuncuları’nda çaylak bir oyuncu adayıyken izlediğim iki prodüksiyonun tiyatro serüvenim üzerinde yarattığı etki hakkında ancak şu anda bir yorum yapabiliyorum. Bunlardan ilki Bilsak Tiyatro Atölyesi tarafından sergilenen Sevim Burak’ın İşte Baş, İşte Gövde, İşte Kanatlar’ıydı. Başrollerini Nihal Geyran Koldaş, Ceysu Koçak ve Alp Giritli’nin canlandırdığı bu oyunla bir izleyici olarak kurduğum ilişkiyi, “sıkıntılı ama hakiki” bir karşılaşma olarak tanımlayabilirim. Kuşkusuz o zamanlar ne tiyatro birikimim, ne de kültürüm bu oyunu yorumlamama yetecek düzeyde değildi. Ama oyunu aradan geçen onca seneye rağmen bir siluet olarak bile olsa hala hatırlıyor olmam, bende bıraktığı etkiye dair bir ipucudur diye düşünüyorum. Diğer gösteri ise, o dönemlerde henüz yeni üyesi olduğum BÜO tarafından sergilenen, Lorca’nın Can Yücel tarafından Türkçeleştirilen Eskicinin Tazesi adlı oyunuydu. Kuşkusuz bu ikinci oyunun, hem oyuncu olmaya karar vermemi sağlaması hem de tiyatro yapacaksam bunun adresinin BÜO olması gerektiğini düşünmemi sağlaması açısından hayatımda önemli bir yeri oldu.
O günlerde tiyatro sahnesine adım atmak üzere olan genç bir oyuncu adayıydım, avangart tiyatronun en önemli kavşak noktalarından birisinde durduğumu bilemezdim. Bir yanda kendisini bir deneyim olarak sunan ve kolay ele vermeyen bir metin ile ona hayat verecek, etik duruşu güçlü bir oyunculuk anlayışının peşinde koşan bir laboratuvar topluluğu; diğer yanda, çevirmeninin de sağladığı dilsel olanaklarla sizi bir çırpıda yakalan şiirsel bir metin ve ona uygun politik ve şiirsel bir dilin arayışı içerisinde, halk tiyatrosunun olanaklarını da kullanan araştırmacı bir üniversite tiyatrosu. Benim o zamanki tercihlerim ikinci anlayıştan yana oldu ve zaman içerisinde Brecht ve politik tiyatro geleneğinin diğer önemli isimleriyle tanıştıkça bu tercih belli bir temel üzerine oturdu. Bilsak Tiyatro Atölyesi ise tiyatronun diğer patikaları üzerinden paralel bir yolculuk yapıyordu.
Geçtiğimiz günlerde Maya Sahnesi’nde yine Bilsak Tiyatro Atölyesi tarafından sahneye taşınan bir Sevim Burak uyarlamasını, Ford Mach-1 Bağdat Caddesi’nde adlı gösteriyi izlerken yukarıdaki düşünceler uyandı kafamda: Benim açımdan tiyatro yaşamımın şafağında sorulmuş ve belki de ilerleyen yıllarda cevaplanmadan kalmış bir soruyla yeniden hesaplaşma fırsatı yaratan bir karşılaşmaydı bu.
Sevim Burak’ın yapıtına nasıl girmeli?
Hiç şüphesiz benden önce bir başkası (ya da başkaları) da sormuştu bu soruyu farklı bir bağlamlarda. Bazen bir başkasının deneyiminde kendi hesaplaşmalarınızın sesini duymak iyi gelir, zihninizi saran bir sis bulutunun yavaşça göğe uçtuğunu ve ufkunuzun açıldığını hissedersiniz.
Gilles Deleuze ve Felix Guattari’nin, Kafka: Minör Bir Edebiyat İçin’i, “Kafka’nın yapıtına nasıl girmeli?” cümlesiyle başlar. “O bir köksap, bir yuva. Şato’nun, kullanım ve dağılım yasaları pek de iyi bilinmeyen ‘çoğul girişleri’ var. Amerika’daki otelin, sayısız kapıcının gözlediği, sayısız ana ve yardımcı kapısı, hatta kapısız giriş ve çıkışları var. Bununla birlikte Yuva’nın, aynı adı taşıyan öyküde tek bir girişi var gibidir; olsa olsa hayvan, ancak gözetlemeye yarayabilecek ikinci bir giriş olasılığını düşünür. Ama bu tuzaktır, hayvanın ve bizzat Kafka’nın tuzağı; yuvayı betimlemeye yönelik her şey düşmanı yanıltmak içindir. Dolayısıyla hangi uçtan girilirse girilsin hiçbiri diğerinden daha işe yarar değildir; bu neredeyse bir çıkmaz, dar, uzun bir yol, dolambaçlı bir boru vb. bile olsa, hiçbir girişin ayrıcalığı yoktur. Girilen yerin başka hangi noktalarla bağlantılı olduğuna, iki noktayı birbirine bağlamak için hangi kavşaklardan ve geçitlerden geçildiğine, hangisinin köksap haritası olduğuna ve başka noktadan girildiğinde bu haritanın hemen nasıl değişeceğine bakılır yalnızca. Çoğul girişler ilkesi, düşmanın, Gösteren’in girişini önler yalnızca, bir de aslında kendisini deneyimden başka bir şeye sunmayan bir yapıtı yorumlama girişimlerini."
Bir yazarın yapıtlarını, betimleyici bir dil kullanmadan betimlemeye girişmiş bu iki post-yapısalcı düşünürün değerlendirmeleri, bize Kafka metnine girmenin çok da sorun olmadığını, metnin çok anlamlı, çok katmanlı yapısının her okura farklı bir şekilde metne girme olanağı verdiğini ama asıl sorunun metne girmek değil, metnin içinde kaybolmamak ya da metinden çıkmak olduğunu ima eder gibidirler. Deleuze ve Guattari’ye göre asıl imkansız olan, bir imge ya da metaforun peşine takılıp Kafka metnine daldıktan sonra, yine aynı metaforun ya da imgenin peşinden “tek anlamlı” kestirme bir çıkışa ulaşmaktır.
Her biri farklı okumalara açık Sevim Burak metinlerini bundan daha iyi tarif etmek zordur. Bir imgenin ya da tanıdık görünen bir söylemin peşine takılıp içine dalıvereceğinizi sandığınız bu zorlu metinler tam orta yerinde birden bire sizi terk ediverirler. Elinizde referanslarınız olmadan oradan oraya dolanır ve yolunuzu bulmaya çalışırsınız. Eğer çıkış yolunu bulmayı saplantı haline getirirseniz bu gezinti sizin için bir kâbus halini alacaktır. Onun yerine hiç acele etmeden, her anın tadını çıkararak gezintiden keyif almayı bilmek gerekir.
Kafka üzerine diğer bir saptama, Kafka: Boyun Eğmeyen Hayalperest adlı kitabın yazarı Micheal Löwy’ye aittir: “Kafka üzerine yapılan yorumlar, sürekli büyümekte olan bir belge yığını halinde, hem karmakarışık dilleri nedeniyle hem de sonsuz açıdan ele alma teşebbüsüyle zaman içerisinde Babil kulesi biçimini ve havasını almıştır.” Türkçede Sevim Burak’ın yapıtları için henüz bu denli gelişkin bir ikincil literatürün varlığından söz etmek elbette ki mümkün değil. Tabii ki bu konuda yapılmış hiçbir deneme olmadığını söylemek doğru olmaz. İlginçtir ki bu denemeler arasında tiyatrocularınkiler hatırı sayılır bir yer tutar. Burak’ın çok-anlamlı, çok-katmanlı ya da yukarıdaki terminolojiden yararlanırsak çok-girişli bir yapı arz eden eserlerini okumanın bin bir çeşit yolu var ve tiyatro da bunlardan birisi. Bu bağlamda Ford Mach-1 Bağdat Caddesi’nde oyununu, Bilsak’ın Sevim Burak okuması olarak bu ikincil literatüre yapılmış bir katkı olarak ele almak doğru olacaktır.
Bilsak’ın Sevim Burak okumasıyla, Löwy’nin Kafka okuması arasında bazı benzerlikler bulmak mümkündür. Bilsak’ın sahneye taşıdığı versiyon basit bir uyarlama ve güncelleme olarak görülemez. Daha çok Löwy’nin “yazarın iç manzarası” olarak nitelendirdiği bir gerçekliğin dışavurumu ya da ifşası olma özelliği taşır: “Edebiyatın sembolik dünyası ideolojilerin söylemsel dünyasına indirgenemez; edebi eser, felsefi ya da politik doktrinler gibi soyut bir kavramsal sistem değil, kişilerin ve şeylerin somut hayali evrenidir. Bununla birlikte bu durum, bir yandan Kafka’nın anti-otoriter ruhu, liberter duyarlılığı, sosyalist sempatileri ile diğer yandan belli başlı yazıları arasında geçitleri, köprüleri, yeraltı bağlarını keşfedip araştırmayı engellemez. Bunlar, Kafka’nın iç manzarası olarak adlandırabileceğimiz şeye erişmenin ayrıcalıklı yollarıdır.”
Nasıl ki Löwy, manzarayı içerden görmek ve farklı bir edebiyat eleştirisi yazmak için Kafka’nın kendi metinleri ya da onun üzerine üretilmiş ikincil literatür arasında yollar, geçitler keşfetmek ümidiyle yazılı malzemeden hareket etmeyi tercih etmişse, Bilsak ekibi de Sevim Burak’ın yapıtı hakkında kendi bedenleriyle, sesleriyle, nefesleriyle ve ruhlarıyla yazacakları bu ikincil literatür için metnin kendileri üzerindeki bıraktığı etkiyi analiz etmeye girişmiş görünmektedirler. Mimesis Sahne Sanatları Portali’nde yayınlanan Zeynep Okan imzalı bir söyleşide grup üyeleri, bu çok-girişli, yapısız metnin nasıl bir oyuna dönüştüğüne dair şunları anlatıyorlar:
“Ayşe Selen: (…) Metin çalışmasına girmeden önce uzun zaman doğaçlamalarla tipleme çalışması yaptık. Bu kadınlar nasıl yürüyor, nasıl yiyor, içiyor, önce bunları çıkartmaya çalıştık, ondan sonra metni çalışmaya başladık.
Şehsuvar Aktaş: Öncelikle tiplemelerin mastar hallerini bulmaya çalıştık. Metni ondan sonra paylaştırdık.
Nihal Geylan Koldaş: Metni tiplemeler arasında paylaştırdık. Metin aslında tek bir ağızdan gidiyor, Palyaço Ruşen de aynı ağzın içinden gidiyor. Aslında ilk başta yaptığımız, Beraber ve Solo Şarkılar’da yaptığımıza çok benzer bir çalışma. Orada da o kadınları ve o adamı bir biyografi üzerinden çıkarmaya çalışmıştık.”
Ortaya çıkan sonuç etkileyiciydi. Çok genel bir yorum yapmak gerekirse karşı karşıya olduğumuz gösteri bir tür “seslendirme tiyatrosu” olmasına rağmen, güçlü iç aksiyonların, ağırlıklı olarak gövdesel duruşlar ve ses kullanımı üzerinden dışa vurulması, oldukça güçlü bir anlatım dili yakalanmasına yol açmıştı. Format olarak ilk bakışta gelişkin bir “okuma tiyatrosu” havası içerisinde kurgulanmış olmakla beraber gösterinin metni aktaran değil, onu aşan bir niteliği olduğunu özelikle vurgulamak gerekli. Dolayısıyla izlediğimiz oyun, kullandığımız metaforlar üzerinden gidersek, bu çok-girişli metne girdikten sonra onun içinde kaybolmuyor, oyunculuk araştırmalarının yarattığı olanaklarla edinilmiş referanslar doğrultusunda metin içindeki gezintisini tamamlayarak kendine has bir yolla bu metnin içinden çıkmayı başarıyordu. İzleyici olarak bizler de topluluğun gezintisine eşlik etmenin keyfini sürüyorduk.
Peki Bilsak Tiyatro Atölyesi Oyuncularının Ford Mach-1 metni içerisinde dolaşırken seçtikleri güzergahın temel bileşenleri nelerdi? Oyun iki kadın anlatıcı ve onlara eşlik eden bir çocuk-adam (Palyaço Ruşen) üzerine kurulmuştu. Kadınlar, profesyonel anlamda terzilik yapan Sevim Burak’ın yaşadığı semtte, Erenköy’de muhtemelen müşteri ya da komşu olarak çok sık karşılaştığı, ilişki içerisine girdiği belli bir yaşın üzerindeki orta sınıf tipolojilere denk düşüyorlardı: hayatları pastane- kuaför-terzi üçgenine sıkışmış, Cumhuriyet’in seçkinci ideolojisinin has savunucusu, ülkedeki modernleşmenin yegâne temsilcileri olduklarına inanan ve bu bağlamda Türkiye’nin 1950’lerden sonra girdiği yeni evreyi yorumlamakta zorlanan, hatta bunu son derece ego-merkezci bir biçimde kendilerine yönetilmiş bir saldırı planının aşamalarından birisi olarak gören, günümüzdeki uzantılarını son yıllarda Cumhuriyet mitinglerinde çok sık gördüğümüz “çaresiz ev kadınları”. Aslına bakılırsa Sevim Burak’ın “iç manzarası”na uygun düşecek şekilde bu tipler komikleştirilir ama tümüyle de itici çizilmezler. Onlar bir yanlarıyla Türkiye’nin geçirdiği sosyo-ekonomik evreler içerisinde çatışan kültürlerin kavşağında kalmış ve kendi kaderlerine hükmedemeyen “trajik karakterler”dir. Şehri taşra karşıtı bir uygarlık yuvası olarak gören ve seçkinci tavır gereği “hızlı şehirleşme” olgusunu “istila” olarak yorumlayan bu zihniyet “yeni gelen”lerle iletişim kurma beceresine sahip olamayacaktır. Oyun bir yanıyla tarihin işleyişi gereği artık kendi takviminin son yapraklarını koparan bu kesimin, içinde bulunduğu durumun “bilgisine” sahip olamadan kayıp gidişinin şarkısıdır.
Diğer bir yanıylaysa “modern bir efsane”nin doğuşunun öyküsüdür. Burada, iki yaşlı kadının hemen ardından kaportacı tulumları giymiş biçimde karşımıza çıkan Palyaço Ruşen devreye girer. Yaşar Kemal’in Yer Demir, Gök Bakır’da farklı bir bağlamda ortaya koyduğu gibi, “efsane” sıkışmış, yalıtılmış, beklentiler içine girmekten uzaklaşmış bir toplumun “kurtarıcı kahraman”a dönük beklentisi ya da varoluşa tutunmak için attığı son bir çığlık olarak da görülebilir. Burada çocuk-adam olarak kalan, belki de kimilerine göre “boş işlerin adamı” olan marjinal figür Ruşen, Boğaz Köprüsü inşaatıyla birlikte ayak sesleri artık Anadolu yakasında da şiddetle hissedilir olamaya başlamış bir beton-çelik uygarlığının “modern efsanesi”ni anlatmaya başlar. Efsane, tabiyatı gereği rasyonel bir mantıkla üretilemez. Bu bağlamda da beton-çelik uygarlığına yönelik meydan okuma, tüm o kullanım tarihi geçmiş sınıfların kolayca özdeşlik kurabileceği, üretim süreci durdurulmuş bir araba üzerinde gerçekleştirilecektir. Artık Mach-1’in efsanesi anlatılacak, adeta yeni dönemin son şövalyesi, son Don Kişot’u olarak ondan medet umulacaktır. Aslında efsanenin yaratıcısı sadece efsane için yaşar. Egemen sınıfın nimetlerine asla sahip olamayacak olan, aslına bakılırsa bunda da pek gözü olmayan Palyaço Ruşen için bu efsanenin hayali bile cihana değerdir. “Çaresiz kadınlar” içinse efsanenin kahramanı beyhude bir kurtuluş ümididir ve aşamalı olarak onları yüksek çekim gücüyle kendi aurasına hapseder. Sınıfsal olarak yan yana gelmeleri zor olan bu iki odak, her devrin kaybedeni Ruşen ile bu devrin kaybedeni Yaşlı Kadınlar birden aynı şarkıyı mırıldanırken bulurlar kendilerini: Ford Mach-1 Bağdat Caddesi’nde.
Yazının başındaki kavşağa geri dönelim. Benim gençken farkına varmadığım kavşak noktasındaki sayısız yoldan bazıları, tiyatronun yaşamın sahne üzerindeki temsili olduğunu kabul etmeyen, performans anının gündelik dışı bir başka yaşam alanı olduğunu savunan bir ülkeye doğru gidiyorlardı. Diğer bazıları ise tiyatronun insanlığa, yaşama daha insani bir biçim kazandırma mücadelesinin araçlarından birisi olarak hizmet etmesi gerektiğine inananların seçtiği yollardı. 20. yüzyıl avangart tiyatro tarihin önemli bir dönemi boyunca bu iki farklı güzargah birbirinin rakibiymiş gibi görüldü. Ancak 1968’lerin Avrupasında gündelik hayat devrimleri yaratmaya aday kuşaklar sadece siyasetle uğraşmaktan vazgeçip, yaşamın her alanını dönüştürmeye dönük bir girişim sergilediğinde kimi gruplar başlıca temsilceleri Artaud ve Brecht olan bu iki ayrı yönelimi tek bir pratik içeisinde birleştirmeye çalıştılar. Performans anının değerini bilen ama o anda orada toplanmış olan kitleden yayılan enerjinin gündelik hayatı dönüştüreceğine de inanan yeni bir politik tiyatroydu ortaya çıkan. Kanımca bir süredir üzerine yazmakta olduğum “gestus estetiği”nin 21. yüzyıldaki hali de bu formülasyon üzerine kurulacaktır.
3 Nisan 2012 Salı
Bir 27 Mart Haftasının Ardından
- Getronagan Lisesi öğrencilerinin Hagop Baronyan’ın Boyacıköy üzerine yazdığı bir metinden hareketle Boğos Çalgıcıoğlu tarafından yazılan skeçteki performansları gerçekten görülmeye değerdi. Oyunu anlamak için oyunculuklar da yeterliydi ama Boğos abinin benim için Ermenice’den Türkçe’ye yaptığı simultane çeviri de bir o kadar matraktı. Bu çocukları başkalarına da izlettirmenin bir yolunu bulmalı.
- Hagop Vartovyan’ın, nam-ı diğer Güllü Agop’un mezarını bulmak üzere Yahya Efendi mezarlığına giden üç Ermeni ve bir Türk’ün maceraları. Serda Aslan’ın telefonunun kamerasıyla kaydettiği ve sonra da kendi bilgisayarında montajladığı görüntüler tam bir komediydi. Yazın sıcağında Müslüman mezarlığında rencide olmayalım mantığıyla tesettüre giren iki Ermeni kadının haline güler misin ağlar mısın? Ve sonra araştırmacı Necdet İşli’den alınan tarif doğrultusunda bulunan mezarın başında okunan Ermenice ve Arapça dualar. Çok daha profesyonel bir kamerayla bu tarihi günü kayda çeken Uluç Esen’in çalışmasının nihayetleneceği günü sabırsızlıkla bekliyoruz.
- Ve nihayetinde 140 yıl sonra İBBŞT repertuvarına girerek Muhsin Ertuğrul’un sahnesinde beklediği alkışlara kavuşan Hagop Baronyan’ın Şark Dişçisi oyunundan görüntüler. Seneye Hagop Baronyan’ın kayıp mezarı mı? Neden olmasın. Boğos abinin söylediğine göre, bir zamanlar bir Ermeni mezarlığının bulunduğu Ortaköy Lotus Evleri’nin altında olması lazımmış.
19 Mart 2012 Pazartesi
Onca Yoksulluk Varken
29 Şubat 2012 Çarşamba
Gestus: Pina Bausch Anısına (2)
Küçük Burjuvanın Yedi Ölümcül Günahı’nın, Bausch’un kariyerinde önemli bir dönüm noktasını temsil ediyor olması tesadüf değildir. Librettosu bizzat Brecht tarafından yazılan ve müziği Kurt Weill tarafından bestelenen –ki bu bir dönem Almanya’da oldukça sansasyonel işlere imza atmış olan ikilinin son ortak çalışmasıydı- ve Brecht’in sürgün döneminin ilk işlerinden birisi olan Küçük Burjuvanın Yedi Ölümcül Günahı, iki dünya savaşı arasındaki dönemde oldukça avangart bir çıkış yakalayan Alman modern dansının birikimine sırtını dayayan ve gösteri sanatları alanında farklı deneyimlere kapı açmaya aday bir girişim olma niteliği taşıyordu. Koreografisi iki savaş arasında Paris’i mesken tutmuş kozmopolit avangart sanat camiasının önemli isimlerinden Georges Balanchine tarafından yapılmıştı. Hatta Balanchine Amerika’ya giderken bu prodüksiyonu da New York’a taşıyacak ve 25 yıl sonra burada tekrar sergilenmesini sağlayacaktı –ki söylendiğine göre eser asıl başarısını bu 1958 versiyonu ile kazanacaktı.
Yedi Ölümcül Günah’ın librettosu incelendiğinde, metnin çeşitli fiziksel eylemlerin ve şarkıların alt alta dizilmesinden oluştuğu, kadın vücudu ve aşkın metalaşması üzerine 7 temel tablo (gestus) meydana getirecek biçimde düzenlendiği fark edilecektir. Gestus malzemesini daha net biçimde açığa çıkarmak için gösterinin ana karakter(ler)i Anna 1 ve Anna 2’nin, para kazanmak için her yolu denemeye aday bu iki kız kardeşin“Tembellik” başlığını taşıyan ilk tablodaki eylemlerini ele alalım:
Eylem 1: Anna1 ve Anna2 kardeşler uğrak yerleri olan kentin parkında ağlarına düşürecekleri bir çiftin yolunu gözlerler.
Eylem 2: Anna 2 bu çiftlerden birisini görünce erkeğe önceden tanıyormuş gibi yapışır, Anna 1 onu engellemeye çalışıyormuş gibi yapar.
Eylem 3: Anna 2 kadının üzerine atılır ve şemsiyesiyle onu tehdit eder; Anna 1 kızkardeşini uzaklaştırmak karşılığında erkekten para sızdırır.
Bu eylem çizgisi bir kaç kez tekrar edildikten sonra Anna 1 bankta (muhtemelen yorulduğu için) uyuyakalır. Kız kardeşi durumu fark edince onu uyandırarak işinin başına dönmesini sağlar.
Burada Pina Bausch’un da ilgisini çektiğini düşündüğümüz bir kaç temel unsuru hemen sıralayalım: Öncelikle rahatlıkla toplumsal cinsiyet (gender) tartışmalarına evrilebilecek bir dramaturjik arka plan söz konusudur. Brecht’in daha sonra başka oyunlarında –örneğin Sezuan’ın İyi İnsanı’nda- kullanmaya devam edeceği “insani bir duygu olan aşkın para kazandıran bir meta haline dönüşmesi” teması kuşkusuz feminist bir dramaturji için uygun olanaklar sunmaktadır. İkinci olarak, Brecht’in bir yabancılaştırma unsuru olarak kullandığı tekrar öğesi –ilk üç eylemin tekrarlanması- ilerleyen dönemlerde herhangi bir Pina Bausch gösterisinin neredeyse alamet-i farikası olacaktır. Bunun dışında librettonun yapısına uygun düşen parçalı müzikal yapı, sahnedekilerin basit birer dansçıdan ziyade “dansçı-oyuncu-şarkıcı icracılar” olması, prodüksiyon üzerine tutulan notlarda ayrıntılı biçimde betimlenen çevre tasarımının oyuna dahil edilmesi gibi unsurların da Pina Bausch’un dans tiyatrosu için verimli birer kaynak olduğunu da ilave etmek gerekir.
Bununla birlikte temel bazı farklar da vardır: Brecht episodik karakter taşımasına rağmen ele aldığı konuyu bir öykü aracılığıyla seyirciye aktarmaya çalışır. Anna 1 ve Anna 2 adlı kız kardeşler (ki oyuna sonradan eklenen bir replikle bunların aslında aynı kişi oldukları vurgulanmıştır) ailelerinin sığınacağı bir evin inşaatını finanse etmek üzere tüm ülkeyi kapsayan bir turneye çıkmışlardır. Anna 1 menejer (ticari akıl), Anna 2 ise dansçı/oyuncu adayıdır (beden). Tüm seyahat boyunca Anna 2 ne zaman sahip oldukları büyük misyonu (evin inşasına katkı sunmak) unutarak yedi ölümcül günahtan birisini işlemeye meyletse, kardeşi tam zamanında devreye girerek onu hizaya getirmeyi başarır. “Yedi ölümcül gestus” da diyebileceğimiz günahlara ilişkin tablolar bu öykü taslağı etrafında bir araya getirilmişlerdir.Oysa Pina Bausch gösterilerinde, önceki yazımızda da bahsettiğimiz gibi, bir öykü ve klasik anlamda karakterler yer almaz. Bunun yerine belli bir tema etrafında oluşturulmuş gestusların art arda ve yan yana dizilmesi ile oluşturulmuş bir gösteri yapısı söz konusudur.
Bu noktada -Küçük Burjuvanın Yedi Ölümcül Günahı’nın Bausch versiyonunun görüntülerine ulaşmayı başaramadığımız için- Brecht ve Bausch’un gestus estetiği etrafında şekillenen çalışmalarının karşılaştırmalı bir analizini yapabilmek amacıyla, Aralık ayında yürüttüğümüz atölye çalışmasında analiz ettiğimiz Cefe Müller’den alınmış bir sahneye gönderme yapmayı deneyeceğiz.
Cafe Müller, tüm spesifik rol özelliklerinden arındırılmış biçimde karşımızda “bir kadın” ve “bir erkek” olarak duran iki kişi arasında “öğrenilmiş toplumsal roller” aracılığıyla “gerçek” bir iletişimin mümkün olamayacağı şeklinde özetlenebilecek bir tema etrafında şekillenmiş bir “stück”tür. Seçtiğimiz sahnenin eylem dizilişi şu şekildedir:
Eylem 1: Kadın (1978 versiyonunda Malou Airaudo tarafından icra edilmektedir) gözleri kapalı, iki kolu avuç içleri karşıya bakacak biçimde iki yana açılmış biçimde parmak ucunda küçük adımlarla yürürken sahnede durmakta olan Adam’a (Dominique Mercy) çarpar.
Eylem 2: Birbirlerine sıkı sıkıya sarılır ve öylece kalırlar.
Eylem 3: Diğer Adam (Jan Minarik) yavaş adımlarla ikiliye yaklaşır ve tam kadının arkasında durur.
Eylem 4: Diğer Adam, ikilinin oluşturduğu fotoğrafı aktif bir müdahale ile yeniden düzenler: Kadın’ın sağ kolunu Adam’ın boynundan çözerek aşağı inidirir, Adam’ın sol kolunu benzer şekilde aşağı indirir, Kadın’ın sol kolunu aşağı indirir, Adam’ın başını iterek Kadın’dan uzaklaştırır, Kadın’ın başını tutarak Adam’la dudak dudağa getirir, Adam’ın sol kolunu dirsekten doksan derecelik açı oluşturacak ve avuç içleri yukarı bakacak şekilde kıvırır, Adam’ın sağ kolunu benzer biçimde kıvırır, Kadın’ın sol kolunu tekrar Adam’ın boynuna dolar, Kadın’ı kucaklayarak Adam’ın boşlukta bekleyen kollarına bırakır [uyduruk bir zifaf gecesi fotoğrafında damat tarafından taşınan gelin pozu].
Eylem 5: Diğer Adam çıkışa yönelirken Kadın Adam’ın kollarından kayarak aşağı düşer.
Eylem 6: Kadın’ın yere çarpan bedeninin sesini duyan Diğer Adam durup geri döner ve ikiliyi izlemeye başlar.
Eylem 7: Kadın hızla ayağa kalkar ve tekrar Eylem 2’ye dönülür.
2-7 arasındaki eylemler gittikçe artan bir tempoda 6 kez tekrarlandıktan sonra Diğer Adam koşarak sahneyi terk eder çünkü eylemler artık onun müdahalesi olmadan makinemsi bir biçimde Adam ve Kadın tarafından kendiliğinden tekrarlanmaktadır. Toplam 7 kez yüksek tempoda tekrarlanan bu eylem zinciri sonunda icracılar “gerçekten” bitap düşer ve sıkı sıkıya birbirlerine sarılırlar.
Eylem 8: Her ikisinin güçsüz düşen kolları iki yana açılır ve birbirlerinden koparlar.
Tabii bu eylemlerin içerisinde icra edildiği verili koşulları da analizimize eklemeliyiz:
Konsept: “Cafe Müller (1978), ailesi bar işleten bir kız çocuğunun hikâyelerinin, anılarının toplamasıydı. Bausch genelde başrolde dans etti. Sahnenin bir köşesinde dansçıları onun düşlerini canlandırırken, o başka bir köşede barda gerçekleşmiş olan olayları hatırlıyordu.” (Gabriel Cody, “Kadın, Erkek, Köpek, Ağaç.”; Mimesis 9’da yer alan Pina Bausch Dosyası)
Çevre: Mekân sandalye ve masalardan oluşan bir kafedir. İcracılar içerisinde devindikçe oyun alanı dağılan sandalye ve masalar tarafından yeniden belirlenmektedir. Işıklandırma rüya konseptiyle uyumlu biçimde oldukça loştur. Bu sayede sahnede gösterilenler uykuyla-uyanıklık arası bir evrede gerçekleşiyormuş gibidir.
Kostüm: Sahnede beliren figürlerin toplumsal konumlarına göre çıplaklıktan giyinikliğe doğru bir geçiş söz konusudur. Oyunun kahramanı olan ve Pina Bausch tarafından icra edilen Düşleyen Kız ve onun rüyadaki izdüşümü olan Kadın, uyurgezerlik yorumunu da destekleyecek biçimde beyaz birer gecelikle sahnededirler. Herhangi bir başka aksesuara ya da ek bir kostüme sahip değildirler. Hatta Kadın, sosyal rollerinin tümüyle çözüldüğü anlarda geceliğini bir kaç kez üzerinden atar ve tümüyle çıplak kalır. Bu anlarda tümüyle kendine dönük ve izleyicilerden kopuk bir bir duruş edinir. Adam sadece pantolon ve gömlek giymiştir; buna karşın toplumsal jestleri dikte ettiren Diğer Adam takım elbise giyer. Her ikisi de çıplak ayaklıdır. Zaman zaman sahneye giren “tümüyle giyinik” diğer iki karakterden Giyinik Adam (Jean Laurent Sasportes) takım elbise, ayakkabı ve bir çift gözlüğe sahiptir; Giyinik Kadın (Nazareth Panadero) ise elbisesinin üzerine palto giymiştir ve zaman zaman çıkardığı bir çift ayakkabısı ve bir peruğu vardır. Oyunun sonunda bu palto ve peruk düş gören kıza devredilecektir.
Müzik: Zaman zaman devreye giren, rüya atmosferini destekleyecek biçimde sahnedeki eylem ve danslara adeta “refakat eden” Henry Purcell’in “The Fairy Queen” ve “Dido ve Aeneas” adlı yapıtları. Müziğin bu denli “fonda kalması” eylemlerin ön plana yerleşmesine ve asıl vurguyu almasına olanak sağlar.
Oyunculuk Üslubu: Oyuncular yüksek iç aksiyonla icra edilen minimal oyunculuk tercihleriyle, bedenin adeta “savrulduğu” uç yorumlar arasında geçişken bir üslup kullanırlar. Özellikle Giyinik Kadın figüründe abartılı ve grotesk bir mizah öğesinin izlerine de rastlanır. Sık sık devreye giren tekrarlar ve sözü edilen ani üslup kaymaları yabancılaştırıcı bir etki yaratır.
Elbette ki yukarıda kısaca eylem akışını sunmaya çalıştığımız sahne, icra anında izlendiğinde yoruma direnen bir nitelik taşıdığı hissedilecektir. Sahnede kurulan imge sosyolojik-psikolojik-estetik göndermeleri olan çok katmanlı bir yapı arzeder. Herşeyden önce “okunmak” ya da “söylenmek”ten ziyade “deneyimlenmek” için üretilmiştir. Bu bağlamda ne denli “derin” olursa olsun bu türden bir imgeyi tek boyutlu olarak yorumlamak, onu kök saldığı topraklardan çekip almak ve sözcüklerin dünyasına hapsetmeye çalışmak anlamı taşıyacaktır. Bununla birlikte biz, yazı dizimizin öğretici msiyonunu da hesaba katarak ve okuyucunun affına sığınarak sözü edilen fiziksel aksiyonların gestus değeri kazanmasına hizmet eden olası yorumlardan birisini sunmayı deneyeceğiz.
Daha önce de ortaya konduğu gibi seçtiğimiz sahne aslında küçük bir kızın düş/kabuslarının sahneye taşınmasıyla ortaya çıkmış bir “stück” idi. Bu bağlamda sahnede yer alan Kadın, gösterinin açılışında sunulan “paralel mizansen”in de açıkça gösterdiği gibi “düşleyenin rüyadaki iz düşümü”dür. Öğrenilmiş/öğretilmiş sosyal kalıplar aracılığıyla iletişime zorlanan “kadın” ve “erkeğin” iletişim kurmasının olanaksızlığı ve yalnızlığın kaçınılmazlığı teması bu konsept içerisine yerleştirildiğinde, sosyalleşmenin çarklarına dahil olma arefesindeki bu küçük kızın kendi gelecek kabusuna dönüşür. Pina tarafından icra edilen Düşleyen Kız figürü her ne kadar gösterinin sonunda, anksiyete semptomları gösteren “anaç” Giyinik Kadın figürü tarafından kendi kopyasına dönüştürülmek üzere “giyidirilecek” olsa da, bu rüyanın “dikizcisi” konumundaki seyirci için kaçınılmaz bir son değildir. Genç bir kızın toplumsal yeniden üretim mekanizmalarına dahil olarak “hasta bir toplumun”sıradan bir üyesine dönüşmesi sürecinin hemen öncesinde gördüğü bu kabus, toplumsal bir süreç olan “büyüme”nin yine toplumsal yollardan dönüştürülebileceğine yönelik potansiyeller üzerine düşünmemize de yol açacaktır. Wuppertal’in sahnelemesi kesinlikle karamsar değildir çünkü sahnenin ortasında Düşleyen Kız tarafından giyilmeyi bekleyen bir çift ayakkabı vardır ama kızın, peruk ve paltosunu devraldığı Giyinik Kadın’a ait bu ayakkabıları giyip giymeyeceği sorusuna seyircinin yanıt vermesi beklenir.
İşte gestus estetiğinin en yaratıcı örneklerinden bazılarını borçlu olduğumuz Pina Bausch ve Wuppertal Dans Tiyatrosu’nun artık klasikleşmiş ama her seferinde öğretici olmaya devam eden “stück”lerinden birisi.