7 Mayıs 2007 Pazartesi

İATG 2007 ÜZERİNE İZLENİMLER: ŞENLİKTEKİ İLK HAFTASONU ETKİNLİKLERİNİN ARDINDAN

Bu yıl yaklaşık bir aylık bir zaman dilimine yayılan ve daha uzun soluklu bir biçimde organize edilmesi amaçlanan İATG 2007’nin ilk hafta sonu etkinlikleri 5 ve 6 Mayıs tarihlerinde gerçekleştirildi. Bu ilk hafta sonu etkinlikleri temelde farklı illerden üniversite topluluklarının buluşmasına, birbirlerinin ürünlerini izlemesine ve bilgi alış verişi yapmalarına hizmet etmesi açısından son derece yararlı oldu.

İATG 2007’nin açılış oyunu olan ve Mimar Sinan Üniversitesi Gösteri Sanatları Kulübü tarafından sergilenen “Küresel Zamanlar”, grup üyesi Serdar Kurt tarafından kaleme alındı. Geçtiğimiz yıl Moliere’in “Kibarlık Budalası”nı sergileyen ve bir klasikle hesaplaşma şansını elde eden grup bu yıl kendisine daha zorlu bir hedef seçmiş, güncel bir sorunu ele alarak kendi oyununu yazmayı hedeflemişti. “Küresel Zamanlar” temelde gezegenimizin çok yakın bir gelecekte karşı karşıya kalacağı su sorunu ve bu büyük sorun karşısında “kar etmek” dışında hiçbir şey düşünmeyen büyük küresel şirketlerin gezegeni yok olma noktasına sürükleyen aymazlığını işlemeyi amaçlıyordu. “Küresel Zamanlar” son günlerde üzerine sıkça konuşmaya ve kara kara düşünmeye başladığımız bu önemli sorun üzerine yapılmış ilk oyunlardan birisi olma gibi bir özellik taşıyordu ve seyircilere “gezegenimiz üzerinde suyla başlayan hayat, eğer gerekli önlemler alınmazsa susuzluk yüzünden sona erecek” mesajını vermeyi amaçlıyordu. Bir ilk oyun yazımı denemesi olarak ele alındığında kimi başarılı sahneleri ön plana çıkmakla beraber, günsonunda yapılan değerlendirmelerde oyunun bazı kurgusal sorunlar içerdiği de dile getirildi. Grubun ilerleyen dönemlerde yeniden ele alması durumunda bu kurgusal sorunların üzerine gitmesi ve oyunu çok daha iyi bir duruma getirmesi mümkün olabilecektir.

İlk günün ikinci oyunu olan ve Eskişehir Anadolu Üniversitesi Yaşayan Tiyatro Topluluğu tarafından sergilenen, Yakavos Kambanellis’in yazdığı “Odisea Evine Dön” adlı oyun Yunan yakın tarihiyle mitolojiyi iç içe geçiren ilginç kurgusu ve modern zamanlarda “kahramanlık” olgusunu sorgulayan eleştirel dramaturjisiyle son yıllarda amatör toplulukların ilgisini çeken bir oyun. Geride bıraktığımız iki yıl içerisinde bir yandan yeniden yapılanmaya çalışan, diğer yandan da bir mezunlar tiyatrosu girişimi ortaya çıkarmaya çalışan Yaşayan Tiyatro’nun ortaya koyduğu performans genel anlamda olumlu bulunurken, yine günsonu söyleşisinde grupla ağırlıklı olarak oyunu güncelleştirme ve Türkiyelileştirme konusunda yapılan müdahalelerin zaman zaman yarattığı dramaturjik sorunlar üzerine konuşuldu. Bununla birlikte grubun özellikle kalabalık sahnelerde önplana çıkan “ensamble oyunculuk” denemelerinde geçtiğimiz yıllara oranla daha başarılı olduğu ifade edildi.

Pazar günü şenliğe Ege Üniversitesi Tiyatro Topluluğu’nun iki oyunuyla devam edildi. İlk oyun yine amatör tiyatro gruplarınca sık sık gündeme getirilen Gyula Hay’ın “At”ıydı. EÜTT bu yıl oluşan kadro yapılanmasının bir neticesi olarak “At”ı daha çok topluluk içerisindeki yeni üyelerin inisiyatifiyle oluşturulacak bir eğitim prodüksiyonu olarak tasarlamıştı. Bu anlamda günsonu tartışmasında önplana çıkan değerlendirmeler grubun enerjik ve çok odaklı sahneleme tarzı üzerineydi. Grubun bu yöneliminin sahneleme anlamında bir zenginlik içermekle beraber zaman zaman kaotik mizansenlere yol açtığı ifade edildi. Ancak oyunun genel anlamda topluluğun deneyimsiz üyeleri açsısından olumlu bir süreç olarak değerlendirilmesi gerektiği de ifade edildi. Yine “At” üzerine en çok tartışma yaşanan konulardan bir diğeri topluluğun halk odağı yorumu oldu. Oyunu çıkaran kadronun hiçbir muhalif güdü içermeyen, fırsatçı halk yorumu daha önce oyunu sergilemiş ya da okumuş olan kimi izleyiciler tarafından paylaşılmadı. Ancak burada dramaturjik tercihlerin devreye girdiği ve farklı grupların farklı tercihlerde bulunmasının da doğal olduğu kabul edildiğinden tartışmanın ısrarla bu nokta üzerinden yürütülmesi genelde doğru bulunmadı.

EÜTT’nin ağırlıklı olarak deneyimli ve mezuniyet aşamasına gelmiş üyelerince hazırlanan diğer oyunu, Shakespeare’in “Venedik Taciri” günün ikinci oyunuydu. EÜTT içerisinde, tıpkı Yaşayan Tiyatro’da olduğu gibi son dönemlerde mezuniyet sonrasında tiyatroya devam etmenin nasıl mümkün olabileceğine yönelik tartışmalar ağırlık kazanmakta. Bu anlamda “Venedik Taciri”ni biraz da bu tartışmalar içerisinde ele alınmış bir oyun olarak da görmek gerekiyor. Grup üyeleri yapılan günsonu toplantısında bu türden bir klasikle “boğuşmanın” kendileri için ne kadar geliştirici olduğundan bahsettiler. Yapılan tartışmalarda tahmin edileceği gibi özellikle Shylock karakterinin yorumu üzerine söylenenler önplana çıktı. Farklı fikirler de ifade edilmekle beraber, bu konudaki genel kanı, gerek oyunculuk, gerekse dramaturjik yaklaşım anlamında grubun karakteri sahneleme konusunda önemli bir yol katettiği yolunda oldu. Ancak kimi katılımcılar aynı başarının henüz Venedikli tüccar odağı için geçerli olmadığı şeklinde yorumlarda da bulundular. Bu anlamda grup üyeleri oyun üzerinde çalışmaya devam ettiklerini ve alınan geri bildirimler doğrultusunda dramaturjiyi ve sahne üstü denemeleri yeninde yeniden ele almaya devam edeceklerini belirttiler.

Üniversite topluluklarının İATG 2007 kapsamındaki buluşması bu hafta içerisinde ve önümüzdeki hafta sonunda da devam edecek.

26 Ocak 2007 Cuma

İATP’de Eğitim Araştırma Komisyonu Deneyimi Üzerine

Bu yazı kaleme alınırken amaçlanan, 2001-2004 yılları arasında EAK üyeliği ve 2001-2006 yılları arasında İATP Tiyatro Boğaziçi temsilciliği yapmış bir kişinin gerçekleştirdiği kişisel bir bellek tarama girişimini kolektif paylaşıma ve tartışmaya açmaktır. Dolayısıyla, nesnel ve eksiksiz bir tarih çalışması olma iddiasında değildir. Bu yazının daha bütünlüklü ve geniş perspektifli tamamlayıcıları belki de süreçleri daha yakından tanık olan diğer EAK üyelerinin benzer katkıları olabilirdi. Ancak EAK’nın feshedildiği 24 Aralık 2004 tarihli toplantıda İATP’nin genel analizinden bağımsız bir EAK analizi yapmayı gereksiz bulduklarını belirten ve sonrasında İATP ile bağlarını koparan diğer EAK üyeleri Kerem Karaboğa ve Emrah Yaralı şu ana kadar bu türden bir girişim içerisinde bulunmamışlardır. Diğer bir üye olarak benim de bu girişimi gecikmiş bir biçimde gerçekleştirdiğim eleştirisi yapılabilir –ki bu benim de kabul ettiğim bir saptama olacaktır.

İATP’de Eğitim Araştırma Komisyonu’nun (EAK) Oluşumu

İATP içerisindeki grupların bir dayanışma perspektifi içerisinde kendi aralarında yürütecekleri ve talepler doğrultusunda farklı gruplarla paylaşacakları, sistemli bir yapıya sahip uygulamalı ve kuramsal eğitim araştırma etkinlikleri düzenlemeleri gerektiği yolundaki tartışmalar gerçekte İATP öncesi dönemde başlamıştır. ATÇ’nin ciddi bir dağılma yaşadığı ve İATP’nin kuruluşunun temellerinin atıldığı 2000 yılı içerisinde bu konunun çeşitli vesilelerle gündeme geldiği görülmektedir. Konu genelde ATÇ içerisindeki farklı iki eğilimi temsil eden deneyimli iki grup, Tiyatro Boğaziçi ve İstanbul Sahnesi arasında kısmen yazılı olarak yürütülen tartışmalarla güncelliğini korumuş, bu tür faaliyetlerin kendiliğinden, spontan olarak gelişebileceği görüşünü savunan İS’nin tersine TB, eğitim-araştırma çalışmalarının niteliğinin ön hazırlık ve sistemli çalışmaya bağlı olduğunu, bu türden çalışmalar yürütmeden ATÇ’nin teatral olarak güçlü bir odağa dönüşemeyeceğini ileri sürmüştür.[1]

ATÇ’de yaşanan “tiyatroda cinsel taciz” tartışmalarının ardından ATÇ’deki grupların ciddi bir ayrışma yaşamasıyla birlikte 2000 yılının Kasım ayında yeni bir tiyatro platformun oluşturulması yolundaki tartışmalar başlamış ve Aralık ayı içerisinde adının “İstanbul Alternatif Tiyatrolar Platformu” olmasına karar verilen oluşum ortaya çıkmıştır. Yukarıda sözünü ettiğimiz eğitim-araştırma çalışmalarını sistemli hale getirme ihtiyacı doğrultusunda bu yeni platformun daha kuruluş aşaması itibariyle kurumsal bir yanıt oluşturmayı hedeflediği, İATP’nin kuruluş bildirgesinde yer alan şu ifadelerden de anlaşılacaktır: “İATP bünyesinde bir de eğitim-araştırma komisyonu kurulmuştur. EAK seminer, atölye, vb. etkinlikleri organize etmekten sorumlu, bu çalışma alanlarında İATP'ye dönük faaliyetler gerçekleştiren insanlardan oluşmaktadır. Bu komisyon, 2001 yılının Ocak ayında, İstanbul Tıp Fakültesi Tiyatro Topluluğu'nun sahnesinde, iki güne yayılan "Tiyatroda Dramaturji - Brecht'in Shakespeare Oyunlarına Yaklaşımı" konulu semineri organize etmiştir.”

Temelleri Aralık ayında atılan ve ilk organizasyonunu yeni yılın ilk günlerinde gerçekleştiren EAK başlangıçta şu kişilerden oluşmaktaydı: Ömer F. Kurhan, Fırat Güllü, Emrah Yaralı, Kerem Karaboğa, Melih Cavaş ve Mutlu Öztürk. Bu ilk oluşan EAK’da yer alan kişilerin İATP içerisindeki teatral konumlanışlarını ele almak faydalı olacaktır. İlk oluşan EAK içerisinde yer alan üyelerin nitelikleri göz önüne alındığında “bağımsız tiyatroculuk” diyebileceğimiz bir yön ağırlık kazanmaktaydı. EAK türü bir yapılanma oluşturulması önerisini yapan Ömer F. Kurhan yeni platformun ortaya çıkışı sonrasında geçici bir süre için üstlendiği TB temsilciliğini bırakmış, platformla EAK üzerinden ilişkilenmeyi tercih etmişti. Emrah Yaralı ve Melih Cavaş mezuniyet aşamasına gelmişlerdi ama içerisinden yetiştikleri üniversite kurumları henüz mezun tiyatrocularla ilişkilenme konusunda yeterli kurumsallaşmaya sahip değillerdi. Emrah Yaralı, İstanbul İktisat Sahnesi’yle talepler doğrultusunda ilişkilenmeyi sürdürmekte ve yeni mezunların katılmasıyla oluşabilecek bir mezuniyet sonrası yapılanma için yeterli zamanın geçmesini beklemekteydi. Melih Cavaş’ın durumu ise daha farklıydı: MİFTOK içerisinde yaşanan tartışmalar sonrasında hali hazırda varolan ekip kendisiyle organik bir ilişkilenmeye geçmeyi reddetmişti ve ATÇ döneminde aktif bir MİFTOK üyesi ve ATÇ aktivisti olan Melih teatral kimliğini korumakta zorlanmaktaydı. Bu bağlamda Emrah Yaralı ve Melih Cavaş gibi yıllar içerisinde üniversite tiyatrosu alanında oldukça deneyim kazanmış, ancak mezuniyet sonrası dönemde oluşan koşullar nedeniyle aktif tiyatroculuğu terk etme noktasına gelmiş iki kişi için EAK, platformdaki eğitim araştırma faaliyetleriyle ilişkilenmede uygun bir olanak yaratıyordu. İlk bakışta eğitim-araştırma faaliyetleri için en uygun kişi olarak görülebilecek Kerem Karaboğa da başlangıçta EAK ile “bağımsız bir tiyatrocu” olarak ilişkilenmekteydi: İstanbul Üniversitesi ÖKM Sahnesi’nin danışman hocalığını yapmakla beraber İATP’nin kurulduğu ilk dönemde EAK içerisinde henüz bağımsız bir tiyatro akademisyeni olarak yer almaktaydı.[2] EAK’nin ilk oluştuğu dönemdeki üyeleri içerisinden sadece ikisi, Fırat Güllü ve Mutlu Öztürk aynı zamanda grup temsilciliği görevini üstlenmekteydiler.[3] Ama yukarıda da belirttiğimiz gibi başlangıçta yapının ağırlıklı bölümü “bağımsız tiyatrocular” diye adlandırabileceğimiz, İATP ile herhangi bir grubun temsilcisi olarak ilişkilenmeyen deneyimli tiyatroculardan oluşmaktaydı.[4]

Belki de komisyon üyelerinin bu niteliği, Özgür Sahne’nin “Tiyatro Örgütlenmesi Üzerine” başlıklı yazıda, EAK’nın İATP içerisinde “tiyatro elitlerinin” bir araya geldiği bir yapılanmaya dönüşmesi tehlikesi üzerine dikkat çekmesine yol açmıştır.[5] Bu saptama üzerine yürütülen tartışmalarda komisyon üyelerince EAK’nın özel bir girişim olduğu, içerisinde bulundukları yapılarda eğitim ve araştırma faaliyetlerinde deneyim kazanmış kişilerle sınırlandırılabileceği, ancak tartışma noktasının EAK’nın işlevi üzerine olması gerektiği savunulmuştur.[6] Bu noktada EAK’nın İATP’nin beyni olarak görülmemesi gereğinin altı çizilmiş ve komisyonu İATP’nin ihtiyaçları üzerinden yürütülecek faaliyetlerin sistemli hale getirilmesinden sorumlu işlevsel bir yapı olarak görmenin gerekliliği üzerinde fikir birliğine varılmıştır. Ancak daha İATP’nin ilk kuruluş yıllarında ortaya çıkan bu tartışma, İATP üyesi gruplar içerisinde EAK türü bir komisyonlaşma girişiminin potansiyel algılanış biçimleri üzerine “semptomatik”veriler sunması açısından önemlidir.[7]

Bu tartışmaların ardından gerçekleştirilen ilk etkinlik gerçekte Tiyatro Boğaziçi tarafından hazırlanan bir seminerin İATP gruplarıyla paylaşılmasına yönelikti. İçeriği TB’nin 2000 yılı içerisinde yürüttüğü Hamlet çalışmasının kapsamında oluşturulan "Tiyatroda Dramaturji - Brecht'in Shakespeare Oyunlarına Yaklaşımı" başlıklı etkinlik üç TB üyesi (Murat Kemaloğlu, Umut Arslan ve aynı zamanda EAK üyesi olan Fırat Güllü) tarafından sunulmuş, EAK üyesi Ömer F. Kurhan da “dramaturjinin aşamaları” konulu bir sunumla etkinliğe destek vermiştir. Bu etkinlik dahilinde diğer EAK üyelerinin işlevi etkinliğin organizasyonu ve verimliliği üzerine katkı sunmak şeklinde olmuştur. Aslında bu ilk etkinlik EAK’nın, herhangi bir eğitim etkinliğini ille de bütün aşamalarıyla kendi başına gerçekleştirmek gibi bir işlevinin olmadığını, gruplardan birisinin oluşturduğu bir etkinliğin İATP gruplarının ihtiyaçları doğrultusunda platform faaliyeti olarak organize edilebileceğinin iyi bir örneği olmuştur denebilir.

Bu ilk dönemde EAK uzun bir süre düzenli toplanan, İATP içerisindeki gelişmeleri yakından takip eden ve ilkeler doğrultusunda gündemlere müdahil olmaya çalışan bir yapı olmaya dikkat etti. Bu yaklaşımı iki örnekle açıklamaya çalışalım.

İlk olarak EAK üyesi Melih Cavaş ile içinde yetiştiği topluluk olan MİFTOK arasında yaşanan “gerilimli ilişkisizlik” EAK’nın gündemlerinden birisi olmuştu. Melih Cavaş, kendi mezuniyeti ardından kulübü devralan kuşak tarafından, MİFTOK gibi bir öğrenci kulübü içerisinde “profesyonalist” eğilimlerle hareket ederek kulüp yapısına zarar vermekle suçlanmaktaydı. Grup, Melih ile ilişkilerini olabilecek en asgari düzeyde tutmayı ve sorunu asla tartışmaya açmamayı tercih etmekteydi. EAK üyesi Ömer F. Kurhan İATP içerisindeki bir komisyonda yer alan bir özne ile, aynı platforma üye olan bir grup arasındaki bu ilişkisizliği bir yazıyla gündeme getirerek, İATP ilkelerine bağlı kalmak kaydıyla iki taraf arasında bir tartışmanın başlaması önerisini yaptı. Bu tartışma aslında dolaylı yoldan da olsa üniversite topluluklarına mezuniyet sonrası tiyatro konusunda bir tartışmaya girme olanağı da taşıyordu.[8]

Diğer bir örnek ÖKM’de yaşanan bir sorunla ilgiliydi. 2001 yılı içerisinde ÖKM Sahnesi’nde aralarında temel yaklaşım farklılıkları bulunan iki grup artık çalışamayacak bir duruma gelmiş ve sonuçta bir ayrışma yaşanmıştı. ÖKM Sahnesi Eğitim Araştırma Topluluğu adını kullanan ekip İATP içerisinde kalmaya devam etmiş, diğer ekip ise platformla ilişkilenmemeyi tercih etmişti. Bu aşamada ÖKM Sahnesi EAT’ın bir üyesi durumuna geçen Kerem Karaboğa’nın konuyu EAK gündemine taşımasıyla EAK içerisinden yeni oluşan yapının çalışmalarına destek verilmesi gibi bir eğilim oluşmuştu. O an için asıl sorunun deneyimli oyuncu eksikliği olduğu ifade edildiğinden EAK üyesi Melih Cavaş’ın oyuncu olarak ÖKM Sahnesi EAT’a destek vermesi kararına varıldı.[9]

Bu örneklerden de anlaşılacağı gibi EAK başlangıçta İATP gündemleri içerisinde daha aktif ve işlevsel bir odak olarak hareket etmekteydi. Bu hareketlilik İATP’nin düzenlediği ilk İATG süresince devam etti. EAK üyeleri Emrah Yaralı İATG sonrasında “İATP’yle Yeniden İATG” ve “Üç Oyun...” , Kerem Korabağa “BGST Dans Tiyatrosu Birimi ile Workshop” ve “Ödenmeyecek Ödemiyoruz”, Fırat Güllü “İATG Ardından Üniversite Tiyatrolarına Dair”, Ömer F. Kurhan “İstanbul İktisat Sahnesi ve Kral Ölüyor” başlıklı yazılarıyla ilk İATG’nin ardından yürütülen tartışmalara yazılı katkılar verdiler ve bu konuda bir gelenek oluşmasına öncülük etmeye çalıştılar. Yine EAK üyeleri Emrah Yaralı ve Fırat Güllü ilk çıkarılacak bültenin teknik süreçlerinde de sorumluluklar aldılar. Bunun ardından hazırlıkları yaz aylarında tamamlanacak bir Absürd Tiyatro semineri önerisi üzerinde hemfikir olundu. Bu projede çalışmak için Fırat Güllü, Kerem Karaboğa, Emrah Yaralı ve Melih Cavaş aday oldular.

Sonuçta EAK’nın faaliyetlerine başladığı ilk yıl içerisinde pratikleri yoluyla oluşturduğu çizgiye bakarsak, şu noktalarda inisiyatif geliştirmiş bir yapı ortaya çıktığını görürüz:

1. Asli olarak İATP içerisindeki grupların ihtiyaç duyduğu konularla ilgili eğitim etkinlikleri üretmeye/organize etmeye adaylık,

2. Düzenli toplantılar yoluyla İATP gündemlerini tartışma, gerekli durumlarda İATP ilkeleri çerçevesinde sorun çözücü müdahale önerileri ortaya koyma,

3. İATP gündemlerine, oyunlara, İATG’ye dönük yazılar üreterek İATP içerisinde yazılı tartışma kültürü oluşturulması yolunda öncülük etme ve bu bağlamda İATP bültenine gerekli desteği sağlama.

EAK’da Yaşanan Daralma ve Komisyonun İşleyişinin Evrimi

İATP’nin ikinci yılı olan 2002 süresince EAK içerisinde bir dağılma ve daralma gözlemlenmeye başlandı. Öncelikle EAK üyesi Melih ailevi nedenlerle İstanbul’u terk etmek zorunda kaldı, dolayısıyla platform ile ilişkileri aşamalı olarak sona erdi. Ardından Ömer F. Kurhan bir yayınevinin kuruluş çalışmalarında yoğunlaşacağı için komisyon faaliyetlerine aktif olarak katılamayacağını belirtti. Mutlu Öztürk kağıt üzerinde EAK üyesi gibi görünmekle beraber EAK toplantılarına katılmamaya ve fahri bir üye gibi davranmaya başladı; ardından 2002 yılı yazında Eğitim-Sen içerisinde yaşanan tartışmaların ardından İATP’den ayrılan grubun içerisinde yer aldı. Bu noktada EAK’nın asli üyeleri diyebileceğimiz kişilerin sayısı üçe inmiş oluyordu: Fırat Güllü, Emrah Yaralı ve Kerem Karaboğa.

EAK ikinci yıl içerisinde sadece niceliksel değil, doğal olarak niteliksel bir değişim de yaşadı. Öncelikle yaşanan ayrılmalar ve kurulan bazı yeni gruplar nedeniyle komisyonun “bağımsız tiyatrocu” diyebileceğimiz üyesi kalmadı: 2001 yılının sonunda geçmişte İstanbul İktisat Sahnesi’nde görev almış ve bu birikimi korumayı düşünen bazı mezunlar bir araya gelerek Karıncalar Tiyatro Topluluğu’nu kurdular. Topluluğun en kıdemli üyesi, bir kaç yıldır mezuniyet sonrası tiyatro girişimini tek başına sürdüren Emrah Yaralı idi. Emrah Yaralı bu dönemden itibaren, zaman zaman tek başına, zaman zamansa diğer bir üyenin katılımıyla KATİT’in İATP temsilciliğini üstlendi. Böylece EAK içerisinde “bağımsız tiyatrocu” diyebileceğimiz hiçbir unsur kalmamış oluyordu -başlangıçta yaşanan bu değişimin EAK ve ÇTP içerisinde bu denli zarar verici olacağı tahmin edilmemişti.[10]

2002 yılı ile birlikte İATP içerisinde “faaliyet döngüsü” olarak da adlandırabileceğimiz kaba bir takvimin ortaya çıktığını saptayabiliriz: İATP’de sonbahar döneminde bir eğitim etkinliği (çoğunlukla bir seminer) ile sezona girilir, yeni yılla birlikte bülten hazırlıklarına başlanır, Mart ayıyla birlikte İATG organizasyonu hızlanır, Mayıs ayında bülten ve İATG birlikte ortaya çıkar, Haziran ortasına kadar oyun değerlendirmeleri yapılır, çoğunlukla Temmuz ve Ağustos ayları düşük yoğunluklu toplantılarla geçirilirdi. Bu bağlamda EAK’lı üyelerin dönemsel olarak yoğunlaştıkları faaliyetler vardır: Yaz sonu itibariyle verilecek seminerin hazırlıklarını yapma, kış sürecinde bültene destek verme, İATG sonrasında şenlik ve oyun değerlendirmelerine yazılı olarak katkı sunma. 2002 yılı yazından sonra, EAK üyelerinin bir araya geldiği ve İATP’nin içinde bulunduğu genel duruma ilişkin değerlendirmeler ya da yapısal analizler yaptıkları sohbet düzeyindeki toplantıların sayısı bile oldukça sınırlıdır. Sadece EAK üyeleriyle sınırlı kalmayan, diğer İATP üyelerince de onay gören, İATP gibi esnek bir platform yapılamasını, sabit bir takvim ve faaliyetler listesiyle iş gören akademi tarzı bir yapıymış gibi tasarlamakta sakınca görmeyen bu yaklaşım, en iyi tabirle “profesyonalist” olarak nitelenebilir.[11]

İşleyen sürecin daha iyi anlaşılabilmesi için EAK’nın 2002 ve 2003 yıllarında düzenlediği iki seminer çalışmasının bir analizini yapmak yararlı olacaktır. EAK 2002 yılında “Absürd Tiyatro”, 2003 yılında da “Ezilenlerin Tiyatrosu” başlıklı aktarım seminerlerini düzenledi. Bu seminerler doğrudan EAK üyeleri tarafından hazırlanan seminerlerdi. Ancak her iki seminerin hazırlık aşamasında daha önce EAK’nın misyonu olarak öngörülmeyen bir boyut ortaya çıktı: EAK bu seminerlerin hazırlıkları aşamasında kendi içinde de bir eğitim faaliyeti oluşturma ihtiyacını hissetti. “Absürd Tiyatro” seminerinde Melih Cavaş, “Ezilenlerin Tiyatrosu” seminerinde EAK üyesi olmamakla beraber Augusto Boal’in “Oyuncular ve Oyuncu Olmayanlar İçin Oyunlar” adlı kitabının çevirmenleri arasında yer alan Atölye topluluğu üyesi Özgürol Öztürk, seminer verme deneyimine sahip olmadıklarını bildirmelerine ve eğitim etkinliğinin hazırlık süreçlerinde zorlanacaklarının farkında olmalarına rağmen sunum ekibine dahil edildiler. Bu arkadaşlara diğer üyelerin destek vermesi ve hazırlık süreci içerisinde bir tür “iç eğitim” faaliyetinin yürütülmesi kararlaştırıldı. Başlangıçta EAK’nın zaten eğitim alanında deneyimli insanların bir araya geldikleri bir komisyon olması öngörüldüğü halde bu tür bir “iç eğitim” faaliyetinin ortaya çıkması komisyonu kendi içinde tutarsızlaştırma tehlikesi içeriyordu.

Bunun dışında her iki etkinlikte de EAK’nın eğilimi tüm üyeleri seminerin oluşturulması aşamasına aktif biçimde dahil etme yönünde olmuştur –öyle ki “Ezilenlerin Tiyatrosu” seminerinde konuyla ilgili yeterli birikime sahip olmadığını belirterek görev almak istemeyen Emrah Yaralı, diğer üyeler tarafından bir süre iş bölümüne katılması yolunda ikna edilmeye çalışılmıştır. Bu dönemde EAK’nın asıl işlevinin “İATP’nin ihtiyaçları doğrultusunda eğitim etkinlikleri organize etmek” olduğu ve herhangi bir konuda ihtiyaç duyuluyorsa platform dışından kişilerin katılacağı organizasyonların da yapılabileceği unutulmuş gibi görünmektedir.

EAK kendi açılımlarını geliştirme ve kamusallaştırma anlamında da yeterli girişimlerde bulunmadı. Örneğin başlangıçta Kerem Karaboğa’nın EAK üyesi bir akademisyen olarak, diğer akademisyenler ve İATP arasında minimum düzeyde de olsa bir ilişki kurulmasına katkı sunabileceği düşünülmüştü. Bu bağlamda örneğin çalışmalarını İÜ Dramaturji Bölümü’nde sürdüren akademisyenlerle ortak etkinlikler düzenlenebilir, hatta farklı konularda oturulup en basitinden söyleşi bile yapılabilirdi. Bunların hiçbirisi olmadığı gibi EAK platform içerisindeki farklı etkinliklerin bile organizasyonel sorumluluğunu, hatta destekçiliğini dahi üstlenmemiştir. Örneğin EAK üyeleri İATP üyesi Eğitim-Sen 2 nolu şube Tiyatro Eğitim-Areaştırma Birimi tarafından düzenlenen ve İATG 2003 kapsamına dahil edilen Yılmaz Onay’ın katılımcısı olduğu “Sendika Tiyatrosu” konulu etkinliğe organizasyonel hiçbir destek vermemiş, sadece katılım göstermekle yetinmişlerdir.

Tüm bu örneklerden de anlaşılacağı gibi 2002-2004 yıları arasında ortaya çıkan EAK açılımsız dar bir grup olarak kalmayı benimsemiş, kendi etkinliklerini “bir akademik takvim” temelinde “profesyonelce” yerine getiren, asli varoluş sebebi olan “eğitim ve araştırma faaliyetlerini” sonbahar seminerleri düzeyine indirgemiş tabir yerindeyse “küçük bir okuma grubu” havasında bir yapılanmaya dönüşmüştür. Bu sistem aşağı yukarı iki yıl süresince bu şekilde devam ettikten sonra ortaya çıkan “bir İATP dergisi çıkarma” fikri, süreçlere yeni bir boyut katmıştır ve EAK içerisindeki oluşumun yeni bir dönüşüm geçirmesini sağlamıştır.

İATP’de Yayın Kurulu Oluşturma Girişimi

İATP içerisinde bir dergi oluşturma önerisi 2004 yılının ilk ayları içerisinde o dönemde yayıncılık faaliyetlerine yoğunlaştığı için EAK içerisinde etkin rol alamayan Ömer F. Kurhan’dan gelmiştir. İATP içerisinde her yıl düzenli biçimde çıkarılan bültenin, bir bülten-dergi biçimine evrilmeye başlaması üzerine yapılan bu öneri EAK üyeleri içerisinde gündeme geldiğinde genelde olumlu karşılandı. İATP içerisinde tartışmaya açılan ve grupların genelde olumlu karşıladığı öneriye ilişkin ilk somut adımlar Haziran 2004’te atılmaya başlandı. İlk olarak bir yayın kurulu oluşturuldu. Bu kurul içerisinde EAK üyeleri Fırat Güllü, Emrah Yaralı ve Kerem Karaboğa dışında yayıncılık faaliyetlerindeki deneyimleri nedeniyle Ömer F. Kurhan, TB’den Murat Kemaloğlu ve KATİT’ten Seçkin Erdi yer aldılar. Haziran başında yapılan toplantılarda derginin adının “Alternatif Tiyatro” olması önerisi benimsendi ve ilk sayı için bir içerik listesi oluşturuldu.[12]

Çıkarılacak derginin organizasyonu içerisinde Yayın Kurulu üyeleri içerisinden aynı zamanda mevcut EAK üyeleri olan Fırat Güllü, Emrah Yaralı ve Kerem Karaboğa ile EAK üyeliği devam etmekle beraber komisyon çalışmalarına aktif olarak katılmayan Ömer F. Kurhan düzenli yazı vermeyi taahhüt ettiler. Murat Kemaloğlu ve Seçkin Erdi de teknik süreçlerde görev almaya aday oldular. Oluşturulan organizasyon yılda iki sayı çıkarılması beklenen bir derginin yürütülmesini mümkün kılmakla beraber hassas bir denge üzerine kuruluydu. Her üyenin belli bir misyonu vardı ve işleyiş bu dengenin korunmasına bağlıydı. Nitekim sorumlu yazı işleri müdürünün kim olacağı yolundaki tartışma daha dergi hazırlıkları sürerken yapılanmanın işleyişinde ortaya çıkacak sorunların bir habercisi olarak ortaya çıktı.[13] Makul bir süre içerisinde bir yazı işleri müdürü ortaya çıkmaması üzerine grafik tasarımları bile hazırlanmış durumdaki dergi projesi rafa kaldırıldı ve oluşturulan malzemenin Mimesis’te yayınlanmasına karar verildi. Yayın Kurulu’nda yaşanan kadrolaşma sıkıntısını aşmak için yeni isimlerin katılımıyla genişlemesine karar verildi ve yeni yayın kurulu ağırlıklı olarak bültenin çıkarılması ve bir süredir yayında olan web sayfasının düzenlenmesi misyonlarını üstlendi.[14] Başlangıçta düşünülen makul bir süre sonra dergi projesini yeniden gündeme taşımaktı.

Dergi projesi EAK üyelerinin “içe kapalı okuma grubu” görüntüsünü kırabilecek ve komisyona kamusal açılım kazandırabilecek, komisyon üyelerini projelerinde derinleşme yaşamaya zorlayacak bir girişim olabilirdi. Ancak takip eden süreçte tam tersi bir sonucun ortaya çıktığı değerlendirmesi yapılabilir. Öncelikle Emrah Yaralı’nın kişisel olarak bu süreçten olumsuz etkilendiği gözlemi yapılabilir. Yayın Kurulu üyeleri içerisinde yazı işleri müdürü olmaya en uygun aday olduğu söylenebilecek olan Emrah Yaralı, bu teklif kendisine götürüldüğünde yayın süreçlerinin gerçek anlamda kendisi tarafından denetlenemeyeceği bir platform dergisinde bu tür görevi kabul edemeyeceğini belirtmişti. Aslında bu tartışma, fark edilebileceği gibi, bir platform dergisinde işlerin nasıl ilerleyeceği ve dolayısıyla bir platformda dayanışma perspektifi içerisinde aynılaşmadan nasıl bir arada durulabileceği yolundaki daha geniş perspektifli tartışmayı gündeme taşımaya adaydı. Sonuçta İATP bir tiyatro ya da daha geniş anlamıyla bir gösteri sanatları platformudur ve farklı toplumsal kökenlere ya da politik arka planlara sahip grupların temelde bu alanla sınırlı bir birlikteliği üzerine kuruludur. Oysa bu tartışma, Emrah Yaralı özelinde KATİT üyelerinin[15] platform dergisini, piyasadaki herhangi bir dergideki işleyiş şeması içerisinde tasarladıklarını ve yazı işleri müdürünü bu derginin yasal açıdan mesul kişisi olarak yayın çizgisini de belirleyen kişi olarak görme eğiliminde olduklarını açığa çıkarması bakımından önemliydi. Elbette ki bu konuda benzer eğilimleri paylaşan farklı gruplar olduğu da söylenebilir ama bu tartışma Emrah Yaralı özelinde gerçekleştiği için diğer gruplar konu hakkında genelde sessiz kalmayı tercih ettiler ve konu kapsamlı bir tartışmaya dönüşemeden kapandı. Tartışma içerisinde KATİT’in savunusu, İATP şeklinde bir platformun ancak “bülten” türü bir yayın çıkarabileceği, bunun ötesine geçmenin grupları ciddi biçimde zorlayacağı yolundaydı. Bu aslında İATP içerisinde bir süredir gündeme gelen kamusallaşma ve tiyatro ortamında kalıcı bir odak haline gelme gibi hedeflerin neden gerçekleşemediği sorusuna verilecek yanıtın “tercihler” olduğunu ortaya çıkarmış oluyordu. Dolayısıyla dergi tartışması içerisinde “teknik” bir sorun şeklinde gündeme gelen tartışmanın arka planında sözünü ettiğimiz kamusallaşma girişiminin tüm gruplarca yeterince içselleştirilmemesi gerçeğinin yattığını söylemek yanlış olmayacaktır.

Ancak yapılan tartışmalar özelde Emrah Yaralı, genelde KATİT tarafından bu boyutta algılanmadı ve sorunu kişiselleştirme eğilimi ağır bastı. Bunun doğal bir sonucu da Emrah Yaralı’nın EAK içerisinde biraz daha “temkinli” davranması oldu. Zaten yukarıda da bahsedildiği gibi aynı dönem içerisinde İATP içerisinde yürütülen tartışmalarda Yayın Kurulu’nun yapısal olarak dönüştürülmesine karar verildi. O dönemde İATP’nin çıkaracağı bir dergi fikri ertelenmiş olmakla beraber hala hayattaydı ve gelecekte böyle bir dergi projesini hayata geçirmek için iki kademeli bir plan oluşturulmuştu: İlk olarak dışa açık kamusal dosyaların Mimesis’te ve diğer malzemelerin bültende yayınlanmasına devam edilmesine, ikinci olarak da Yayın Kurulu’nun genişletilmesine ve kadro sorununun yeni katılımlar ile çözülmesine karar verilmişti. Böylece iki sene içerisinde dergi projesinin İATP içerisinde tekrar gündeme gelebileceği varsayılıyordu. Yeni Yayın Kurulu kendi içerisinde bir işbölümü yaptı ve kendisi için bazı hedefler koyarak yoluna devam etme kararı aldı: Mimesis için bir Amatör/Alternartif Şenlikler dosyası hazırlamak, bültenin 4. sayısının teknik sorunlar çıkmadan hazırlanmasını sağlamak, web sitesini yeniden yapılandırmak ve düzenli güncellenmesini sağlamak.[16]

Aynı dönemde bir başka gelişme daha oldu: Şubat 2004’te TB kendi eğitim-araştırma çalışmaları içerisinde elde ettiği bazı sonuçları İATP gruplarıyla paylaşmak için bir Fiziksel Eylemler Atölyesi hazırladı. Mevcut EAK içerisinden Fırat Güllü zaten TB’deki atölye yürütücü kadrosu içerisinde yer alıyordu, diğer iki üye olarak Emrah Yaralı ve Kerem Karaboğa ise eski alışkanlıklardan da kaynaklanan bir eğilimle bir Stanislavski Semineri ile bu atölyeye destek vermeyi tercih ettiler. Yukarıda EAK’nın misyonu düşünüldüğünde, eğitim-araştırma çalışmalarını bizzat üretmek gibi bir zorunluluğunun olmadığını, organizasyonel sorumluluklar almasının da mümkün olabileceğini belirtmiştik. Aslında tüm altyapısı TB tarafından hazırlanan bu eğitim araştırma faaliyetinin İATP içerisinde organize edilmesinde EAK oldukça işlevsel bir rol oynayabilirdi. Ancak EAK bir üyesi dışında tamamen bağımsız bir hazırlık yürütmeyi tercih etmiş, sözü edilen TB’li üyeden de bu iki bağımsız hazırlık süreci içerisinde köprü rolü oynaması talep edilmiştir. Burada bir kez daha EAK’nın “bir okuma grubu” gibi hareket ettiğini, İATP dinamiklerini bütünlüklü olarak algılamaktan uzak bir karakter sergilediğini söyleyebiliriz. En basit biçimiyle, EAK’nın diğer üyeleri TB tarafından yürütülen ve İATP ile paylaşılması düşünülene etkinliği gözlemlemeyi bile gündemine getirmemiştir, atölye yürütücüsü olan üyenin aktarımlarıyla yetinmişlerdir. Böylece Fiziksel Eylemler Atölyesi tümüyle bir TB organizasyonuna dönüşmüştür ve bu anlamda EAK işlevsiz hale gelmiştir denebilir.

EAK’nın kendi misyonunu TB’ye devretmesi ya da TB’nin eğitim-araştırma faaliyetlerinin organizasyonunu misyonunu EAK’dan devralışı süreci, 2004 yazında gerçekleştirilen “Bir Yaz Gecesi Rüyası (Bahar Noktası)-Dramaturji Atölyesi” ile daha da belirgin bir hal kazandı. İATG 2004’te izlenen oyunlarda çok belirgin dramaturjik eksiklikler olduğu saptamasının yapılması üzerine TB içerisinde yürütülen bir tartışmada, İATP içerisinde bir dramaturji atölyesi yapılabileceği önerisi ön plana çıktı. Bu atölyede çalışmaya Fırat Güllü, Bora Tanyel ve Ayşan Sönmez aday oldular. O dönemde benzeri bir atölye çalışması TEAB içerisinde gerçekleştirilmekteydi ve uygulama metni olarak Shakespeare’in “Bir Yaz Gecesi Rüyası” (Can Yücel çevirisiyle “Bahar Noktası”) seçilmişti. Ömer F. Kurhan’ın danışmanlığında yürütülen bu çalışmaya TB adına Fırat Güllü ve Bora Tanyel gözlemci olarak katıldılar ve bu çalışmadaki izlenimleri doğrultusunda TAEB’ın deneyimini de çalışmaya dahil etmek amacıyla atölye çalışmasını aynı metin üzerinden yürütme önerisini yaptılar. Başka öneriler de gelmekle beraber özellikle TEAB’ın bu çalışmaya dair belli bir ön hazırlığının olduğu da düşünülerek İATP grupları içerisinde Bir Yaz Gecesi Rüyası (Bahar Noktası) metni üzerinden çalışılması gibi bir eğilim genel kabul gördü. Atölye, farklı İATP gruplarından değişik katılımcıların katkılarıyla 17 –26 Eylül tarihleri arasında gerçekleştirildi. Atölye sonrası oluşan veriler 3 Ekim Pazar günü geniş katılımlı bir toplantıyla İATP gruplarına sunuldu. Bu son organizasyon içerisinde EAK’nın aktif hiçbir sorumluluk almaması dikkat çekiciydi. Bir önceki eğitim çalışmasında en azından seminer sorumluluğu üstlenen EAK üyeleri, bu etkinliğin organizasyon sürecine gözlemci olarak bile katılmamışlardır.

2004 yılı içerisinde düzenlenen bu iki eğitim çalışması dikkatle incelendiğinde EAK’nın bu organizasyonlarla ilişkileniş biçiminin komisyonun kendi altını boşalttığı saptamasını yapmak yanlış olmayacaktır: Eğer İATP içerisinde ortak eğitim-araştırma faaliyetleri organize etme misyonunu artık gruplar içerisinden çıkan inisiyatifler üstlenecekse ve bu amaçla kurulmuş komisyon bunlarla organizasyon düzeyinde bile ilişkilenmeyecekse o zaman EAK gibi bir oluşuma gerçekten ihtiyaç var mıdır? 2004 yılının son günlerinde Ömer F. Kurhan’ın önerisiyle başlatılan bir tartışmanın ardından EAK üyeleri bu soruya olumsuz yanıt vermiş ve EAK’nın feshedilmesine karar verilmiştir.

EAK’nın Feshi Önerisi ve Tartışmalar

EAK 2004 yılının Aralık ayı itibariyle kendi varoluşunu tartışmaya başladı. 9 Aralık tarihinde Ömer F. Kurhan’ın da katılımıyla bir araya gelen komisyon üyeleri, Ömer F. Kurhan’ın İATP gruplarının tartışma gündemine sunduğu “Tartışmalardan Kazanımlarla Çıkmak” başlıklı yazıda yer alan iki öneriyi gündemleştirdirler: i) “İATP’de Eleştiri politikaları” başlıklı bir etkinliğin düzenlenmesi konusunda girişim oluşturma;[17] ii) birkaç toplantı önce TB ile MOS arasında çıkan ve gruplar arasında bir gerilime yol açan tartışmayla ilgili ihtilafları çözücü bir girişimde bulunulması.

Görüldüğü gibi toplantı aslında İATP’nin içinde bulunduğu somut duruma olumlu bir katkı yapmak hedefiyle gerçekleştirilmişti. Ancak toplantının işleyişi içerisinde üyelerin aslında EAK’nın tarifi üzerinde tam bir uzlaşmaya sahip olmadıkları gibi bir sonucun ortaya çıktığı söylenebilir. Bu toplantıda EAK’nın ne olması gerektiği yolunda iki farklı yorumun varlığından söz edilebilir: i) Ömer F. Kurhan tarafından formüle edilen ve Fırat Güllü tarafından desteklenen birinci yorum EAK’nın İATP üyesi gruplardan bağımsız bir komisyon girişimi olduğu (ki yukarıda da söylendiği gibi aslında EAK’nın ortaya çıktığı ilk dönemde bu ortak kabul görmüş bir ilkeydi) ve üyelerinin asıl olarak İATP’nin “gerçek” ihtiyaçları doğrultusunda eğitim etkinlikleri organize etmeye aday olması gerektiği ilkesini savunuyordu; ii) Emrah Yaralı tarafından savunulan ve Kerem Karaboğa tarafından da destek verilen ikinci yorum ise EAK üyeliğinin bir zamanlar “bağımsız tiyatroculuk” kimliği üzerine kurulu olduğu ve bu dönemde EAK üyelerinin gruplardan bağımsız hareket etmesinin daha kolay olduğu, ancak oluşan yeni yapılanmada herkesin aynı zamanda aktif olarak bir gruba üye olduğu, bu bağlamda bağımsız bir kimlik oluşturmalarının çok zor olduğunu ileri sürüyor ve EAK’nın zorunlu olarak değişim geçirmesi gerektiğini savunuyorlardı –daha doğrudan söylemek gerekirse önerilen, EAK’yı İATP üyesi gruplardan kimilerinin temsilcileri tarafından oluşturulmuş ve buna göre mesaisi çok daha sınırlandırılmış bir yapı olarak yeniden inşa etmekti.[18]

EAK’nın ne olması gerektiği yolundaki bu ikinci yorum aslında şunu gözden kaçırıyordu ki grup temsilciliği kimliğine entegre edilmiş bir EAK üyeliği aslında ÇTP içerisinde hiyerarşik bir konumlanma yaratmaktaydı: EAK’ya üye veren gruplar ve EAK’ya üye vermeyen gruplar. Bu da “EAK üyesi temsilcilerin” bir “üst platform” gibi görülmesine hizmet ediyordu. Bu noktada İATP’nin asli bir bileşeni olan ve neredeyse bir yıldır toplantı yapmamış olan ÇTP’nin çözülmesinde bu tür bir yaklaşımın da etkisi olacağı tespiti yapıldı, ancak konu üzerinde tam olarak uzlaşıldığı söylenemez. Toplantı yukarıdaki iki gündem konusunda alınan kararların ardından bitirildi.[19]

24 Aralık’ta yapılmasına karar verilen sonraki EAK toplantısı öncesinde Ömer F. Kurhan “EAK’nın İşlevi ve Sürdürülebilirliği Üzerine” başlıklı bir yazı yazdı.[20] Yazıda EAK’nın kuruluşundan itibaren geçirdiği süreçler kısaca özetleniyor ve EAK üyelerine üç öneri yapılıyordu:

1. EAK’nın bir hedef olarak korunması, ama sürekli ve işlevsel bir yapı olarak örgütlenmesini sağlayacak, özellikle topluluk pratikleri dışında özel bir enerji üretebilecek bireysel katılımların gerçekleşemediğinin, dolayısıyla varlığını sona erdirdiğinin İATP’ye açıklanması.

2. EAK’nın İATP ve özelde ÇTP’nin kurumsal olarak aşınmasına nasıl katkıda bulunduğunun belirlenmesi, esnek bir işleyiş çerçevesinde, eğitim-araştırma eksenli proje ve organizasyonların İATP ve özelde ÇTP ve ÜTP bünyesinde daha kalıcı bir şekilde gündemleştirilmesinin önünün açılması.

3. EAK bir hedef olarak korunurken, genel olarak İATP’nin eğitim-araştırma eksenli proje ve organizasyonları ne derece ileri noktalara götürebildiğinin dikkatle gözlenmesi ve kalıcı bir komisyon oluşumuna giderken, bu komisyon için gerekli bireysel kadro birikiminin ve gönüllülüğün oluşup oluşmadığına yine dikkatle karar verilmesi.

24 Aralık toplantısı bu üç öneri üzerinden yapıldı. Bu toplantıda, bir önceki toplantıda ilk nüveleri ortaya çıkan temel ayrımlar daha da netleşti. Özellikle Kerem Karaboğa sorunun İATP’nin yaşamakta olduğu yapısal krizle ilgili olduğunu ileri sürerek ÇTP’nin çözülmesinde EAK’nın payı olduğu savını reddetti ve EAK’nın seminer-eğitim faaliyetlerini gündemde tutan bir yapı olarak kurulmasının yeterli olduğunu, İATP’nin diğer sorunlarına (topluluklar arası ilişkilerde yaşanan hukuk sorunları gibi) müdahil olmasına gerek olmadığını savundu.. Bu noktada son yıl içerisinde EAK’nın eğitim faaliyetlerinin organizasyonunu üstlenme noktasında da atıl kaldığı ve 2004 yılı içerisinde düzenlenen iki atölye çalışmasının da TB tarafından organize edildiğinin hatırlatılması üzerine ortaya şu soru atıldı: Eğitim etkinliklerinin organizasyonundan çekilmiş, İATP içerisindeki temel hukuk problemlerine dair pozitif açılımlar sağlayamayan bir EAK’ya gerçekten ihtiyaç var mıdır? Bu soruya ilk olarak Emrah Yaralı yanıt verdi ve ortaya çıkan görüntünün ihtiyaç olmadığını gösterdiğini düşündüğünü belirtti. Ardında Kerem Karaboğa da İATP’nin içerisinde bulunduğu koşullar içerisinde mevcut EAK’nın kendini feshetmesinden yana olduğunu belirtti. Fırat Güllü’nün de benzer yönde bir eğilim belirtmesi üzerine EAK üyeleri Ömer F. Kurhan’ın yazısında önerilen birinci öneri üzerinde fikir birliğine vardılar ve EAK’nın gelecek için bir hedef olarak korunmakla beraber şu an için feshedildiğinin açıklanmasına karar verildi. İkinci öneri ise Fırat Güllü tarafından kabul edilmekle beraber, asıl olarak İATP analizinin yapılmasının önemli olduğunu, EAK’nın İATP’den bağımsız bir analiz ya da özeleştiri sürecine girmesine gerek olmadığını düşündüklerini açıklayan Emrah Yaralı ve Kerem Karaboğa tarafından reddedilmiştir. Sonuçta bu yazı –gecikmiş olmakla beraber- burada tarafımdan verilen vaadin yerine getirilmesin dönük kişisel bir girişimdir.

EAK Deneyiminin Ardından

İATP tüm bu yaşananların ardından 2006 yılıyla birlikte ciddi bir çözülme sürecine girdi ve kendisini bir girişime dönüştürme kararı aldı (İATP-G). Şu anki İATP-G içerisinde EAK benzeri bir yapı bulunmamaktadır ve Girişim’in ortaya çıkışından bu yana geçen süre içerisinde geçmişte EAK’nın sahiplenmesi beklenen kimi faaliyetler çeşitli farklı inisiyatiflerce üstlenilmiştir: Örneğin Alternatif Tiyatrolar Buluşması etkinliği dahilinde gerçekleştirilen “Kültürel Çoğulculuk Bağlamında Alternatif Tiyatro” başlıklı panel ağırlıklı olarak BGST içerisinden çıkan kişilerce organize edilmiş, Ömer F. Kurhan da etkinliğin moderatörlüğünü üstlenmiştir; ardından ilerleyen süreçte yine BGST’den Bülent Sezgin ve Özgür Çiçek, Sonia Moore’un “Stanislavski Sistemi” adlı kitabı üzerine bir seminer çalışması gerçekleştirmişler, aslında BÜO’ya dönük olarak hazırlanan bu etkinliğe diğer İATP gruplarından ve İATP üyesi olmayan TİMAŞ’tan katılımlar gerçekleşmiştir; benzer şekilde İATP Eğitim komisyonu üyeleri Kasım 2006’da, Eğitim-sen 5 Nolu Şube’de (Kartal), “Okullarda Tiyatro Faaliyeti ve Oyun-Drama-Tiyatro İlişkisi” konulu bir etkinlik gerçekleştirmişler, etkinlikte Bülent Sezgin “Çocuklarla Tiyatro Yapmak ve Okullarda Tiyatro Faaliyetleri” ve “Oyun-Drama-Tiyatro İlişkisi ve Eğitici Drama Uygulamaları Üzerine” başlıklı iki sunum gerçekleştirmiştir. Bu deneyimler de göstermektedir ki şu an için EAK türü bir yapılanmaya sahip olmaması İATP-G’nin eğitim-araştırma faaliyetlerinden vazgeçtiği anlamına gelmemektedir. Elbette ileride ortaya çıkabilecek bu türden bir komisyon hem bu eğitim-araştırma faaliyetlerine sistemli hale getirme hem de onlara derinlik kazandırma anlamında önemli bir girişim olacaktır. Ancak bu girişimin İATP’nin 2001 ve 2004 yılları arasındaki döneminde o zamanın mevcut EAK’sının düştüğü hataları tekrar etmemesi önemlidir.

Bu bağlamda yeni bir Eğitim Araştırma Komisyonu’nun oluşabilmesi gerekli insan gücünün varlığına bağlıdır. Varolan platform yapılarının sağlıklı işletilebilmesi açısından, çeşitli İATP gruplarının platform temsilcilerinin bir araya gelerek oluşturdukları bir EAK yapılanması zarar verici olacaktır. Geçmişteki deneyim bunu göstermiştir. Grupların, oluşturdukları temsilcilik mekanizmalarının, EAK türü bağımsız komisyonlardan net biçimde ayrı tutulması konusunda dikkatli olmaları gereklidir. Bu noktada EAK türü bir yapılanmanın ortaya çıkışının grup temsilciliği misyonu taşımayan, bir gruba mensup olsa bile EAK içerisinde bireysel bir aidiyete sahip olacak, eğitim-araştırma faaliyetlerinde belli bir deneyime sahip bireylere ihtiyacı olacaktır. Bu tür adaylar olmadan ortaya çıkacak bir girişim şekilci kalmaya ve diğer İATP yapılarına zarar vermeye adaydır.

Eğer İATP-G alternatif bir tiyatro odağına dönüşmek ve İATP’yi yeniden canlandırmak misyonuna sahipse, alternatif eğitim-araştırma faaliyetleri oluşturmanın yollarını da bulmak zorundadır. Alternatif bilgi kategorileri oluşturmaya aday bu tür bir yapılanmanın, egemen akademik paradigmalarla içli dışlı olmasına gerek yoktur. Alternatif eğitim politikaları üzerine odaklanması ve İATP-G gruplarının ihtiyaçlarını gözeten bir biçimde hareket etmeyi ilke edinmesi elbette ki daha doğru olacaktır. Bu açıdan geçmiş dönemde ortaya çıkan ve yukarıda analiz edilmeye çalışılan “içe kapalı akademik sapma” eğilimine yeniden düşmemek, yeni bir EAK ortaya çıkarma girişimi açısından büyük önem taşıyacaktır.

Notlar:

[1] Konuyla ilgili İATP-Girişim arşivinde yer alan, dönemin TB temsilcisi Ömer F. Kurhan tarafından kaleme alınmış “ATÇ’nin Mevcut Durumu Üzerine” başlıklı yazıya bakılabilir.

[2] İlerleyen aylarda ÖKM Sahnesi içerisinde yaşanan tartışmalar sonucunda ÖKM Sahnesi Eğitim Araştırma Topluluğu adıyla ikinci bir grup kurulmuş, Kerem Karaboğa içerisinde mezunların da yer aldığı bu yapılanmanın bir üyesi haline gelmiştir. İlk bültende yayınlanan yazılarına baktığımızda Kerem Karaboğa’nın kendisini artık ÖKM Sahnesi Eğitim Araştırma Topluluğu ve EAK üyesi olarak tanımlamakta olduğunu görebiliriz.

[3] Ancak bu iki üyenin temsilcilik koşullarının farklı olduğunu da belirtmeliyiz. TB temsilciliğini Ömer F. Kurhan’dan sonra Fırat Güllü ve Barış Orak üstlenmişlerdi ve bu dönemden sonra da TB genelde iki temsilci ile temsil edildi. Fırat Güllü temsilcliğini 2006 yılına kadar sürdürürken, Barış Orak’tan sonra diğer temsilciler sırasıyla Bülent Sezgin, Gülbahar Tunç ve Aysel Yıldırım oldular. Mutlu Öztürk ise başlangıçta Eğitim-Sen 3 Nolu Şube Tiyatro Girişimi adıyla kurulan, kadrosunu ağırlıklı olarak sendikaya sadece fahri olarak üye olabilen bir grup Terakki Lisesi öğretmeninin oluşturduğu bir yapılanma içerisindeki bir inisiyatif adına İATP toplantılarına katılıyordu, yani grubun tümünü temsil ettiği pek söylenemezdi. Ardından bu yapılanma adını İstanbul Eğitim-Sen Oyuncuları’na dönüştürdü ve sendika üyelerinin katılımının arttırılması yoluyla “sendika içerisinde oluşturulmuş bir özel okul öğretmenleri” yapısından ziyade “sendikalı öğretmenlerden kurulu bir sendika tiyatrosu” yaklaşımı ön plana çıkarmaya başladı. İATP’nin ilk yılı içerisinde Mutlu Öztürk’ten İESO temsilciliğini Neslişah Hazar devraldı.

[4] Yapının bu özelliğinin geçirdiği evrimin etkilerinden ileride yeniden bahsedeceğiz.

[5] “ ‘Elit’ eğitimci grubun bu örgütlenmede sorumluluğu ne olmalıdır? (Elit kavramının tırnak içinde de olsa kullanılmaması gerekir. Anlayış olarak yerleşme tehlikesi taşıdığını düşünüyoruz.)” (Özgür Sahne’nin “Tiyatro Örgütlenmesi Üzerine” başlıklı yazısından)

[6] “EAK elit olabilir ama elitisit olmamalıdır.” Konuyla ilgili bir değerlendirme için bkz. Ömer F. Kurhan imzalı “İATP-EAK’nın İşlevi ve Sürdürülebilirliği Üzerine” başlıklı yazı. http://www.iatp-web.org/headline.asp?act=view&hid=60

[7] Gerçekte bu tür tartışmalar İATP deneyimi ile sınırlı değildir. Geçmiş dönemlerde ATÇ içerisinde faaliyet gösteren gruplar içerisinde de benzer tartışmalar olmuş olduğunu hatırlamak gerekir. Örneğin ATÇ’nin özellikle üniversite tiyatrolarının katılımıyla ciddi bir genişleme yaşadığı dönemlerde, İstanbul Sahnesi temsilcileri Mehmet Esatoğlu ve Lale Ulutepe ile TB temsilcisi Hakan Gürel yeni katılan gruplarla “öğreten abiler, ablalar” şeklinde ilişkilenmekle eleştirilmişler ve özellikle o dönemdeki TB temsilciliğinin girişimleriyle ATÇ içerisinde oluşabilecek hiyerarşik oluşumların önünü kesmek için alt platformlar halinde örgütlenme önerisi gündeme getirilmişti. Benzer koşullara sahip olmaktan kaynaklanan ortak sorunlar bağlamında platformlaşan üniversiteli tiyatrolar ÜTÇ’yi oluşturmuşlar ve ATÇ toplantılarına kendi aralarında oluşturdukları gündemleri ve inisiyatifleri taşıyarak katılmaya başlamışlardı. Diğer ATÇ grupları ise o dönemdeki adıyla ÇTÇ’yi (Çalışan Tiyatroları Çevresi) oluşturarak kendi gündemlerini oluşturmak durumunda kalmışlardı. Bu anlamda İATP’nin kurulduğu ilk dönemlerde EAK türünden deneyimli tiyatrocuların yer aldığı bir yapılanmanın başlangıçta ATÇ deneyiminden kaynaklı olarak İATP grupları içerisinde “şüphe” uyandırması anlaşılabilir bir şeydir. Asıl şaşırtıcı olan İATP’yi oluşturan grupların bu türden bir duyarlılığa sahip olmalarına rağmen zaman içerisinde EAK’nın geçirdiği işlevsel dönüşüme müdahil olmayı becerememeleridir.

[8] Bu çağrının bir sonucu olarak başlangıçta her iki tarafta da iyi niyetli adımlar atıldığı gözlemlenmişse de sonuçta Melih ve MİFTOK arasındaki sorunun tam olarak çözüldüğü söylenemez.

[9] Bu desteğin bir sonucu olarak ÖKM Sahnesi EAT’ın İATG 2001’de de sergilediği Lorca’nın “Don Cristobita ile Donna Rosita’nın Acıklı Güldürüsü” adlı oyununda Melih Cavaş, Cocolich karakterini canlandırarak gruba önemli bir katkı sunmuştur.

[10] Aslına bakılırsa ilk başta bir süre (seyrekleşmiş olmakla beraber) bağımsız EAK toplantıları ve ÇTP toplantıları birlikte yürütülebildi; ancak kısa süre sonra (özellikle 2002 yazıyla birlikte hızlanan bir süreçte) bağımsız EAK buluşmaları neredeyse tamamen ortadan kalktı. Bunun yerine zaten birer grup temsilcisi durumunda olan EAK üyeleri İATP ve ÇTP toplantılarına katılmakla yetinmeye başladılar -bu toplantılarda da EAK üyeliği ve grup temsilciliği kimliklerinin içiçe geçtiği bir varoluş biçimi sergilediklerini söylemek yanlış olmaz. 2003 yılı sonu itibariyle ÇTP toplantılarının da yapılmamaya başlanmasıyla birlikte İATP içerisindeki tüm grup ve oluşumlar çok özel durumlar ortaya çıkmadıkça sadece genel İATP toplantıları düzenlemeye ve tüm gündemleri bu toplantılarda ele almaya başladılar. EAK üyeleri de bu toplantılarda bir araya gelmeye ve zaman zaman içinde bulundukları grupların temsilcileri olarak, zaman zamansa EAK üyeleri olarak fikir beyan etmeye başladılar. Tüm platform yapılarının buharlaştığı ve platformun Ömer F. Kurhan’ın deyimiyle bir forum ortamına dönüştüğü bu değişim sırasında EAK da oluşan bu yeni yapılanma içerisinde eridi ve bağımsız bir komisyon olma özelliğini aşama aşama kaybetti. Daha çok her sonbahar semineri öncesinde düzenli olarak ortaya çıkan, sonra kendisini fesheden bir grup hüvviyetine büründü.

[11] EAK içerisinde bu eğilimin asıl somutlaştığı kişi tahmin edilebileceği gibi akademik dünyanın bir üyesi olan Kerem Karaboğa olmuştur. Ancak Fırat Güllü ve Emrah Yaralı da ortaya çıkan bu eğilimi desteklemiş ve bu iki üye de “akademist sapma” diyebileceğimiz bir noktaya düşmüşlerdir. EAK’nın mesleki anlamda tiyatro akademisyeni olmayan, ama tiyatro alanında entelektüel bir kimlik inşa etmek için aday olan üyeleri Fırat Güllü ve Emrah Yaralı, Kerem Karaboğa’nın İstanbul Üniversitesi Dramaturji Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak sahip olduğu mesleki kimliğin ve bunun doğal bir uzantısı olan çalışma tarzının EAK içerisinde bu denli belirleyici olmasına izin vermeyebilirlerdi. Bu EAK içerisinde daha dengeli bir yapının ortaya çıkmasına hizmet edebilirdi. Sonuçta gerek Fırat Güllü, gerekse Emrah Yaralı içerisinde bulundukları yapılar içerisinde uygulamaya dayalı, tiyatro örgütlenmesini ön plana çıkaran pratikler içerisinde oldukça uzun yıllar deneyim kazanmış kişilerdi. Kerem Karaboğa’nın önce BÜO, ardından bir süre TB içerisinde devam eden aktif tiyatroculuğa 2000 yılı sonrasında İstanbul Üniversitesi’nde ağırlıklı olarak akademisyen kimliğiyle devam etmesinin yaratmış olabileceği belli yabancılaşmalara onların müdahil olmaları mümkün olabilirdi. Ama bunun yerine kişisel eğilimlerinin de etkisiyle Kerem Karaboğa’nın oluşturduğu “akademi paradigması”nın içinde devinmeyi tercih ettiler. Bunun doğal bir sonucu bu “üçlünün” aşama aşama “İATP’nin bilen abilerine” dönüşmesi olmuştur. Hatırlanacağı gibi bu aslında İATP’de EAK’nın ilk kuruluş yılı içerisinde gündeme gelmiş bir tartışmaydı. EAK “İATP’nin beyni” olarak değil, “eğitim alanındaki organizasyonel gücü” olarak tasarlanmıştı

[12] İlk sayıda yer alması düşünülen dosyalar şunlardı: Amatör/Alternatif Tiyatro şenliklerine ilişkin bir araştırma dosyası, İATP’li grupların kadın üyelerince gerçekleştirilen Kadın Oyunları dosyası, TB’li kadın tiyatrocularca düzenlenecek bir Feminist Tiyatro çeviri dosyası, Emrah Yaralı ve Kerem Karaboğa tarafından yazılacak “Stansilavski: Sanatı ve Yaşamı” başlıklı bir yazı, TB’den Fırat Güllü ve Cüneyt Yalaz tarafından kaleme alınacak, Şubat 2004 tarihli “İATP’de Fiziksel Aksiyonlar Atölyesi” başlıklı değerlendirme yazısı. Bu malzemenin büyük bir bölümü daha sonra Mimesis Dergisi’nin 11. sayısında yayınlanmıştır.

[13] Tiyatro Boğaziçi’nin bir İATP dergisi fikri ilk ortaya çıktığı andan itibaren “tam destek verme” şeklinde özetlenebilecek bir yaklaşımı sahiplendi. Bu bağlamda derginin BGST yayınları bünyesinden çıkarılabileceği en başından belirtilmişti. Ancak TB halihazırda Mimesis’i çıkardığı için bu yeni derginin sorumluluklarının kolektif olarak paylaşılması hayati bir önem taşıyordu, aksi taktirde dergi ikinci bir TB dergisine dönüşecekti ve buna gerek yoktu. Bir yayın kurulu oluşturulması ve farklı gruplardan insanların burada sorumluluk alması önemli bir gelişmeydi, ancak TB için sorumlu yazı işleri müdürünün mutlaka TB dışından birisi olması önem taşımaktaydı. Ancak yayın kurulu içerisinde yürütülen tartışmalarda buraya hiç kimse aday olmadı ve bu konum doldurulamadığı için İATP’nin bir dergi için yeterli kadrolaşmayı sağlayamadığına karar verildi.

[14] Yeni Yayın Kurulu’nda EAK üyeleri dışında şu isimler yer alıyordu: TB’den Murat Kemaloğlu, KATİT’ten Seçkin Erdi, TEAB’tan Sinan Koç, Atölye’den Melih Gündüz, MOS’tan Burç Demir, ÖKM Sahnesi’nden Gözde Atalay, BÜO’dan Ömer Özdinç.

[15] Emrah Yaralı konuyla ilgili kararları KATİT üyeleri arasında yürütülen tartışmalar sonrasında aldıklarını belirtmiştir.

[16] Çok somut yayıncılık pratikleri üzerinden tanımlanan bu kurul önceden fark edilemese de ilerleyen süreçlerde, yapısal olarak sorunlar yaşayan İATP içerisinde kendi amacını aşan bir boyut kazanmıştır denebilir. Bu dönemde (Aralık 2004) EAK üyeleri komisyonun feshine karar verdiler. ÇTP toplantılarına da neredeyse bir yıllık bir ara verildiği düşünülürse, ağırlıklı olarak ÇTP grupları üyelerince oluşturulan Yayın Kurulu’nun hem EAK, hem de ÇTP’den boşalan alanı doldurmaya başladığı saptaması yapılabilir. Ancak bu Yayın Kurulu da 4. bültenin yayına hazırlanış sürecinde ciddi bir kriz yaşamış ve ardından gelen tartışmalarla beraber 2005 yılının Haziran ayında kendini feshederek bir Yayın Komisyonu’na dönüşme kararın almıştır. Bu süreç içerisinde yaşanan ayrılmalarla beraber Yayın Komisyonu nihayetinde şu kişilerden oluşmuştur: TB’den Fırat Güllü, TEAB’tan Sinan Koç, Atölye’den Melih Gündüz, MOS’tan Burç Demir, BÜO’dan Ömer Özdinç. Bu komisyon kendi içerisinde şu işbölümünü yapmıştır: Web sitesinden Sinan Koç’un sorumlu olmasına ve BÜO’dan Öner ve Atölye’den Burak’ın ona yardımcı olmasına, Mimesis’te yayınlanabilecek nitelikte dosyaların organizasyonu konusunda Fırat Güllü, Bülten’in organizasyonel ve teknik işlerinin yürütülmesinden de Burç Demir ve Melih Gündüz sorumlu olmuş, Ömer Özdinç de ÜTP gruplarının yayın faaliyetlerine sağlayacağı katkıları komisyona taşıma konusunda aday olmuştur. Ancak bu komisyon çok fazla bir faaliyette bulunmadan İATP içerisinde yaşanmaya başlanan tartışmalar içerisinde işlevsizleşmiş ve 2006 içerisinde fiilen fesholmuştur.

[17] Bkz. “İATP-Eleştiri Politikaları-Tercihler” başlıklı yazı. http://www.iatp-web.org/headline.asp?act=view&hid=54

[18] Bu toplantıdan sonra Emrah Yaralı tarafından kaleme alınan ve genel anlamda İATP’de yürütülmekte olan çeşitli tartışmalara ilişkin KATİT’in görüşlerini özetleyen bir yazıda, yukarıda bahsedilen düşünce daha açık biçimde ifade edilmekte ve EAK ile ilgili aşağıdaki değerlendirmeler yapılmaktadır:

(...) EAK'yı işlevsel kılacak olan IATP'dir ve varsa altındaki platformlardır. EAK bağımsız bir yapı değildir, en azından pratik olarak değildir, olamaz. EAK (şu an için) topluluklardan temsilcilerle oluşur. Ve her kişi toplululuğuyla gelir, bu bir anlamda topluluk temelleriyle ve ilişkileriyle gelir demektir. Misyon olarak ise temsilcilikten farklı bir işlev görmekte, bir anlamda artı bir efor harcayarak kendi topluluğunun dışında da IATP adına bir çalışma yapmaktadır.

Bunun aksi topluluktan bağımsız bir EAK üyeliği, iki ayrı görevin birbirinden bağımsız yürümesini söylemek demektir ki, bu EAK üyesini mekanikleştiren, IATP 'memuru' ve sürekli müdahaleye açık bir ilişkiler bütününü gerektirir. Bunun olmaması için ise toplulukların deneyimlerinin, sayılarının, deneyimlerinin, bütçelerinin ve de koşullarının eşit olması gerekmektedir. Bu koşullardan bağımsız bir temsilci gönderimi gerçeklikten uzaktır. Tam rekabet piyasasında geçerli olabilecek bu tez, gerçekleşmediği takdirde -ki bu eşitsiz rekabet olur- EAK üst bir kurum olarak görülecek (aksi engellenemez) ve böylesi bir zeminde amacından sapacaktır. Topluluklar EAK'yı ÇTP olarak, IATP seminer atölyesi ya da tartışmaları sürekli yönlendirecek bir komisyon olarak göreceklerdir –ki bu da sorumluluk havale etmedir ve eşitsizliği yeniden örgütlemektir. Sonuçları itibariyle bu tartışma sadece EAK'nın değil sistemik bir problemin varlığına işarettir. Çünkü EAK, IATP'dir, içerisindeki platformlardır.

Bu eşitsizlikte EAK'nın kuruluş amacı gereği bir görevi olduğu aşikardır ve bu yüzden gereklidir. Ancak bu gereken yere gereken malzemeyi yığmak da değildir. Gücü oranında ve olabildiğince açık ve eşit düzlemlerde bir ilişki yaratımıyla toplulukların üzerinden değil beraber bir iş görmektir. Toplulukları aşan bir ilişki olamaz, en azından temsilcileri olduğu topluluklar için bu söz konusu değildir. Çünkü grubundan bir kişinin azalacağı riskini de göze alarak, EAK üyesi olan kişiyi topluluğu göndermiştir. Bu ilişki, dayanışma ağının da doğmasına neden olmalıdır ki, EAK'ya gelmek hem kişi hem de topluluğu için dezavantaj bir durum içermesin.

Ancak iktisatta olduğu gibi böylesi bir durum burada da gerçekleşmedi. Olası koşullar atıl kaldı, kişiler gerekli atikliği gösteremedi, EAK'nın diğer mensupları bıraktı...vs. Ne olursa olsun EAK, IATP'yi yansılayamadı ve ihtiyaçlar temelinden değil, ihtiyaçların üretilmesi temelinden bir tüketim ilişkisine gidildi. Bu bir IATP sorunsalıdır. IATP'yi oluşturan temsilciler sorumludur ve çözülmesi de toplulukların kendi temsilciliklerini sorgulamaları amaç-araç ilişkisini, dayanışma, teorik-pratik ve ifadelendirme biçimlerini daha dikkatli ve özenle tartışmasına bağlıdır. Bu topluluk ideolojisi, topluluk yaşayışı, yapısı ve ilişkilerinin kendisidir.

EAK yapısının devamlılığı ise buraya bağlıdır, ne EAK'nın kendisine ne de bir başkasına.

[19] Karar 1: Eleştiri politikaları konulu bir eğitim çalımasına girilmesi konusunda İATP’nin fikrini alma. Karar2: TB ile MOS arasındaki gerginliğe çözüm oluşturulması için EAK’nın duruma müdahil olması.

[20] http://www.iatp-web.org/headline.asp?act=view&hid=60

22 Aralık 2006 Cuma

“İATP’nin Beş Yılı Üzerine Bir Değerlendirme” Başlıklı Yazıya Ek

İATP’nin beş yıllık sürecini kapsayan bir tarihçesini yazmak kolay bir iş değil ve gerçekte bir ekip çalışmasına ihtiyaç duyacak bir girişim. Konuyla ilgili kolektif bir tartışmayı harekete geçirme amacıyla Nisan ayında kaleme alınan ve İATP-Girişim bünyesinde tartışmaya açıldıktan sonra geçtiğimiz hafta içerisinde İATP-Girişim sitesine taşınan “İATP’nin Beş Yılı Üzerine Bir Değerlendirme” başlıklı yazıda yer alan olgusal verilere yönelik katkıların olması yazının süreç içerisinde daha kolektif bir nitelik kazanmasına yol açacaktır.

Yazının sitede yayınlanmasından sonra Ömer F. Kurhan tarafından yazıda yer alan bazı olgulara ilişkin yapılan hatırlatmalar bu açıdan önem taşımaktadır:

1. İlk olarak yazı içerisinde 4 numaralı dipnotta yer alan "Doğmamış Çocuktan Mektup" la ilgili olarak Ömer F. Kurhan şu hatırlatmayı yapmıştır: Bu oyunla ilgili Özgür Sahne’den Fidan tarafından yazılan eleştirideki temel sorun, izlenen versiyonun bir deneme gösterisi olduğu olgusunun ihmal edilmesinden kaynaklanıyordu. "Doğmamış Çocuktan Mektup" oyununun seyirci önüne çıkma iddiası zaten yoktu. Dolayısıyla izlenen gösteriyi tamamlanmış bir eser gibi eleştirmek saçma bir girişim olmaktaydı.

2. Diğer bir hatırlatma "dayanışmacı eleştiri" tartışmasıyla ilgili. Ömer F. Kurhan İATP'ye “dayanışmacı eleştiri” gibi bir öneri yapmadığını, aksine bültende farklı yaklaşım tarzları içeren eleştiri metinlerinin yan yana yayınlanabileceğini savunduğunu belirtmektedir. O dönemde platforma sunduğu yazı da bunu kanıtlar niteliktedir. Ancak bu öneri İATP grupları tarafından farklı bir biçimde ele alınmış ve “İATP içerisindeki farklı bir eleştiri politikasını nasıl oluşturabiliriz?” şeklinde bir kolektif tartışmaya dönüşmüştür. Bu bağlamda yine 4 numaralı dipnotta yer alan, söz konusu tartışmanın Ömer F. Kurhan tarafından önerildiği şeklindeki değerlendirme hatalıdır.

3. Yazıyla ilgili gelen son bir hatırlatma “1. dayanışma krizi”nin sonuçlanmasıyla ilgili olgulara yönelik: Ömer F. Kurhan yazıda yer alan “çeşitli girişimlerle grupların yeniden bir araya gelmesi, bir seferberlik başlatılması ve deyim yerindeyse ‘İATP’yi kurtarma operasyonunun’ hayata geçirilmesi sağlandı. Ancak bu çabaların beyhude olduğu bir süre sonra ortaya çıktı. Çünkü kurtarma operasyonu sorunları çözmediği gibi yeni sorunlar ortaya çıkmasına hizmet etti” şeklindeki değerlendirmenin olguların yanlış anlaşılmasına hizmet edeceği, çünkü nihayetinde şekilci de olsa sorunun bir çözüme kavuşturulmuş ve ortak bir metin yayımlanmış olduğu yolundaki gerçekliği es geçtiğini söylemektedir. Gerçekten de İATP-Girişim web sayfasında da bulunan bu metinde o anki tüm İATP gruplarının imzasını görmek mümkündür ve olgusal bir analiz çalışmasında bu sonucun yeterli vurguyu alması gerekir.

İnternetin sağladığı olanaklar düşünülürse, farklı kişilerden gelecek bu tür hatırlatmalar ve katkılar, yazının süreç içerisinde daha gelişkin bir hale gelmesine hizmet edecektir.

9 Aralık 2006 Cumartesi

Sonia Moore: Elinde Küçük Bir Ağaç Dalıyla Oyunculuk Eğitimi

"Sonia Moore Stalin'in zorba yönetiminden kaçmaya cesaret etmişti, ama kendi Stüdyo'sunda çoğunlukla kendi otoriter eğilimlerini ortaya koydu. Amerika'ya vardıktan sonra, onu bekleyen yazgıdan duyduğu korkuyla yanında daima küçük bir ağaç dalı taşıdı. Şans için tahtaya vurmaya gereksinim duyduğunda, o her zaman elinde olurdu: Böylece hayatın karmaşasını kontrol edemediğinde, en azından onunla karşılaşmaya hazır olabilirdi."

(S.M. Trauth & E.C. Stroppel; "Sonia Moore and American Acting Training: With a Sliver of Wood in Hand")

Ekim 2006'da BGST Yayınları arasında yayınlanan "Stanislavski Sistemi: Oyunculuk Eğitimi İçin Bir El Kitabı"nin yazarı, tiyatro yönetmeni ve eğitmeni Sonia Moore, II. Dünya Savaşı sonrasında gittiği Amerika'da hayatının 30 yılı aşkın bölümünü, ustası saydığı Stanislavski'nin yöntemlerini revize ederek geliştirdiği tekniklerle toplumun her kesiminden amatör ya da profesyonel oyunculara eğitim vererek geçirdi. Ancak Moore, Amerikan oyunculuk eğitimi üzerinde yarattığı büyük etkiye rağmen, kişisel olarak üzerine çok az malzeme bulabileceğiniz bir tiyatro kadınıdır.

Belki de bu eksikliğin farkında olan, geçmişte Sonia Moore'un öğrencisi olmuş iki tiyatro akademisyeni, Montclair Devlet Üniversitesi Tiyatro ve Dans Departmanı'ndan Prof. Suzanne M. Trauth ve William Peterson Üniversitesi'nde tiyatro çalışmaları direktörü olan Doç. Dr. Elizabeth Stroppel, kendi kariyerlerini etkilediği anlaşılan bu tiyatro kadınına vefa borçlarını ödemek için, Moore'un 10. ölüm yıldönümünde anlamlı bir çalışma yayımladılar. Sonia Moore ve Amerikan Oyunculuk Eğitimi: Elinde Küçük Bir Ağaç Dalıyla (Sonia Moore and American Acting Trainig: With a Sliver of Wood in Hand) adını taşıyan bu kitap hem bir göçmen olarak Sonia Moore'un karanlıkta kalan kişisel yaşam öyküsünü açığa çıkarmaya çalışıyor, hem de onun gerek çeşitli Amerikan Üniversiteleri'nde gerekse kurucusu olduğu Sonia Moore Tiyatro Stüdyosu ve Amerikan Stanislavski Tiyatro Sanatı Merkezi'nde geliştirdiği kendine has özellikler taşıyan Stanislavskiyen oyunculuk eğitimine ilişkin ayrıntıları okuyucuların bilgisine sunuyor.

Scarecrow Press tarafından 2005 yılında yayımlanan kitap şu bölümlerden oluşuyor: Sonia Moore'un Hayatı: Bir Rus Entrikası ve Azmin Masalı / Sonia Moore'un Bağlamı: New York City'de Profesyonel Oyunculuk Eğitimi / Fiziksel Eylemler Yöntemi: Bir Rus (D)Evrimi / Sonia Moore'un Kitapları: Stanislavski Sistemi'nin Amerikan Oyuncular için Yorumu / Sonia Moore Stüdyo Tiyatrosu'nun ve Amerikan Stanislavski Tiyatro Sanatı Merkezi'nin Tarihçesi / Sonia Moore'un Kuramı'nın Stüdyo'daki Evrimi / Sonia Moore'un Stüdyo Pratiği.

1. Sonia Moore'un Hayatı: Bir Rus Entrikası ve Azmin Masalı

Sonia Moore, Evser ve Sophia Shatzov'un çocukları olarak 4 Aralık 1902'de, Dinyeper Nehri kıyısındaki bir taşra kasabası olan Gomel'de dünyaya gelir. Ailesi -tıpkı Stanislavski'ninki gibi- hali vakti yerinde bir burjuva ailesidir. Küçük Sonia'nın uzun yaşamının I. Dünya Savaşı'na kadar sürecek ilk yılları gerçekten de bir masal gibi geçer. Ancak Rus Devrimi'nin Gomel'de etkili olmaya başlamasıyla birlikte bu yaşantı tüm burjuva aileleri için olduğu gibi yerini daha şüphe dolu ve rahatsız yıllara bırakacaktır. Baba aile için en güvenli yerin Kiev olduğuna karar verir ve apar topar bir göç gerçekleşir. Sonia, Gomel'de başladığı okul hayatını Kiev'de tamamlar ve bir yandan Kiev Üniversitesi'nde biyoloji okurken bir yandan da Solotzov Devlet Tiyatrosu'nun Drama Okulu'na devam eder. Ancak aynı yıl içinde ailenin planları değişir ve tüm aile Letonya'ya taşınır. Sonia ise bu taşınma kararına uymaz ve çocukluk aşkı, eski nişanlısı Pavel ile evlenmek için ailesinden ayrılarak Moskova'ya gider. Bu sırada sadece on altı yaşındadır.

Moore Moskova'da bulunduğu 1919 yılında Kamerny Tiyatrosu'nda kariyerine başlar. Bu tiyatro stilize, akrobasiye dayalı bir tekniğin önemli temsilcilerinden sayılmaktadır. Aynı yıl Moskova Sanat Tiyatrosu Üçüncü Stüdyo için oyuncu seçmelerini başlatır. Seçmeler ünlü Evgeni Vakhtangov tarafından gerçekleştirilecektir. Sonia, 560 oyuncuyla birlikte seçmelere katılır. Vakhtangov onun stlize gövde ve ses kullanımına dayalı oyunculuğunu fark eder ve diğer 13 öğrenciyle birlikte onu da Stüdyo'ya kabul eder. 1919-1922 yılları arasında Vakhtangov ve onun aracılığıyla Stanislavski ile çalışma fırsatını yakalar. Vakhtangov'un ölmeden önce çıkardığı Prenses Turandot oyununda oyuncu olarak görev alır. Vakhtangov'un 1922 yılında meydana gelen genç yaştaki ölümünden sonra karamsar bir havaya kapılır ve 1923 yılında Stüdyo'dan ayrılır.

Bu dönemde kocasıyla olan ilişkileri gittikçe kötüleşmiştir. Sonia (adını daha sonra Leon Moore olarak değiştirecek olan ikinci eşi) Lev Heflend ile tanışır ve ilk eşinden boşanır, ama Lev ile de hemen evlenmez. 1923 ve 1926 yılları arasında Berlin'de bulunan Rus Tiyatrosu'nda oyuncu olarak çalışır. Daha sonra Dışişleri tarafından bir görevle Paris'e gönderilmiş olan Lev Helflend'le orada buluşur ve evlenirler. Çift 1930'a adar Paris'te kalır, 1930'da tekrar Rusya'ya dönerler. Sonia burada yeniden aktif tiyatroya başlar; Meyerhold ve Tairov'un pek çok oyununda görev alır. 1935'te eşinin bir görevle İtalya'ya gönderilmesi üzerine bu çalışmalara ara vermek zorunda kalır; ama 1940 yılına kadar kalacakları Roma'da Instituto Interuniversitario Italiano, Real Conservatorio di Musica Santa Cecila ve Reale Accademia Filarmonica gibi okullarda sanatsal eğitimine de devam eder.

Bu dönemde Lev Helfeld Stalin baskısının şiddetle hissedildiği Moskova'ya dönmemek için çeşitli planlar yapmaktadır. Amerikan elçiliğiyle yürütülen gizli pazarlıklar sonucunda 1940 yılında çift ve tek çocukları Irene Amerika'ya sığınırlar ve Sonia için yeni bir dönem başlamış olur. Lev Helfeld adını Leon Moore olarak değiştirir ve Amerikan vatandaşlığına hak kazanırlar. Başlangıçta taksi şöförlüğü yaparak işe başlayan Leon ilerleyen dönemde iş hayatına atılır ve henüz "fırsatlar ülkesi" olmaya devam etmekte olan Amerika'da kömür ve petrol işine girmeyi başarır. Ailenin ekonomik durumu biraz toparlanmış görünürken Leon Moore kansere yakalanır ve 1957'de ölür. Amerika'ya geldikten sonra tiyatroya uzun bir süre ara veren Sonia Moore için kocasının ölümü tiyatroyu yeniden düşünmeye başlamasına vesile olur. Çiftin kızları İrene, annesinin Leon'un ölümünden sonra yaşadığı derin üzüntüye bir çare olarak, kendisine yeniden tiyatroya dönmesi konusunda telkinlerde bulunmaya başlar. Sonia Moore'un tiyatroya yeniden dönüşü böylece, 1957 yılında New York Times gazetesinde Anthony Perkins'e karşı yazdığı bir mektupla başlar. 55 yaşındadır ve yeniden başlayabilmek için yeterli enerji ve kararlılığa sahiptir.

2. Sonia Moore'un bağlamı: New York City'de Profesyonel Oyunculuk Eğitimi

New York Times'ın 8 Aralık 1957 tarihli sayısında Anthony Perkins'in bir söyleşisi yayınlanır. Perkins söyleşide oyunculuk eğitimi ve Metod [1] hakkında şu görüşleri dile getirmektedir:

"Bazen oyuncular bana metod ve eğitimden bahsederler; aniden tüylerim ürperir. Neden bahsettiklerini anlamam. Şu anda eğitime başlamaktan çekiniyorum, tıpkı bazı oyuncuların analizden çekinmeleri gibi onları değiştireceğinden çekiniyorlar. Gerçekten güvenilmez topraklardayım."

Bu söyleşi Sonia Moore için harekete geçirici bir etkiye sahip olur ve Moore gazeteye, ABD'de Stanislavski Sistemi'nin ne kadar yanlış anlaşıldığını anlatan bir mektup yazar. Mektuptaki fikirlerle ilgilenen gazetenin tiyatro eleştirmeni Brooks Atkinson ondan konuyla ilgili bir kitap hazırlamasını ister. Bunun üzerine birkaç yıl sonra Sonia Moore ilk kitabı "Stanislavski Metodu"nu yayınlar (1960).

Kitabın yayınlandığı dönemde Amerika'da, Stanislavskiyen kuramdan etkilenerek çalışmalar yürüten bir çok Rus ve Amerikalı eğitmen arasında Stanislavski'nin mirası üzerine derin tartışmalar dönmektedir. Amerikan oyunculuk eğitimi piyasasında Stanislavski'nin kuramına ilişkin çok farklı yaklaşımlar aynı anda varolabilmektedir. Başlangıçta neredeyse 20 yıldır aktif tiyatro hayatından uzak kalmış bir göçmen olarak Sonia Moore bu tartışmalarda çok fark edilmez. Ancak 1964 yılında yaşanan bir gelişme Sonia Moore'un Stanislavskiyen kurama yönelik farklı yaklaşımının ABD'de gündeme gelmesine neden olur: Moskova Sanat Tiyatrosu (MST) 1920'lerde gerçekleştirilen ünlü ziyaretten yaklaşık 40 yıl sonra ABD'ye bir turne gerçekleştirir. Bu ziyaret sadece MST'nun repertuvarının sunulduğu klasik bir turne değildir, bunun yanında Stanislavskiyen kuramın asli uygulayıcıları olarak topluluk üyeleri ülkede çeşitli seminerler de verirler. Ana başlıklardan birisi SSCB'de kullanılmakta olan Fiziksel Eylemler Yöntemi'dir. Bu seminerler sırasında yaşanan tartışmalar bir gerçekliği ortaya çıkarır: Stanislavski'nin ABD ve SSCB'deki algılanışı arasında büyük bir farklılık vardır; ABD'de Stanislavskiyen yöntem ağırlıklı olarak "coşku belleği"ne dayalı bir sistem olarak algılanmaktayken SSCB'de, Stanislavski'nin birinci elden mirasçıları Fiziksel Eylemler Yöntemi'ni ön plana çıkarmaktadırlar.

Bu noktada Sonia Moore tartışmaya müdahil olur ve New York Times'ın 10 Ocak 1965 tarihli sayısına yazdığı bir makalede konuyla ilgili görüşlerini açıklar. Moore'a göre Ruslar Stansilavski'nin kuramını açıklarken "coşku belleği"ne dayalı Amerikan algılamasına karşı, Fiziksel Eylemler Yöntemi üzerinde yeterince vurgulu biçimde duramamışlardır. MST'ndaki K.S. Stanislavski Mirasını Araştırma Komisyonu başkanı Vladimir Prokofieff makaleyi okur ve Moore'a yaklaşımını paylaştığını belirten bir mektup yazar. Moore'da ona Fiziksel Eylemler Yöntemi üzerine yazdığı ders metnini gönderir. Bu metin Moore'un 1990'lara kadar kullanacağı konuyla ilgili tüm metinlerin temelini oluşturacaktır.

Seminerlerin ardından The Drama Review'ın editörü Erica Munk Stanislavski'nin Amerika'daki uygalamaları üzerine özel bir sayı hazırlar ve Sonia Moore'la yapılan bir söyleşiye de dergide yer verir.[2] Böylece Moore ilk kez Amerikan tiyatro literatürünün dikkatini çekmeyi başarmış olur.

3. Fiziksel Eylemler Yöntemi: Bir Rus (D)Evrimi

Konstantin Sergeyeviç Stanislavski bir oyunculuk yöntemi yaratma konusundaki ilk araştırmalarına 1897 yılında Moskova Sanat Tiyatrosu'nun kurulmasıyla başladı. Sistem ile ilgili ilk önemli bulgular 1909 yılındaki Hamlet prodüksiyonunun provalarıyla birlikte ortaya çıkmaya başladı. Bu ilk aşamada temel odak noktası "coşku belleği"ydi ve Stanislavski oyuncunun, yönetmenin yardımıyla bir kez içsel değerleri yerli yerine oturtmayı başardığında fiziksel olanın kendiliğinden ortaya çıkacağını savunuyordu. Ancak bu ilk dönem Sistem'inin en önemli zaafı fazlasıyla psikolojik olan bu yönelimin zaman zaman oyuncuda kendine dönme, gerilme, bitkin düşme ve hatta histeriye kapılma gibi etkiler yaratmasıydı. Oyuncu coşkularına kapılıp rolle olan mesafeli ilişkisini kaybedebiliyordu.

Zamanla Stanislavski oyuncu için ne hissettiğini söylemenin ne yaptığını söylemekten çok daha zor olduğunu fark etti. Bu dönemde Stanislavski modern bilimden yardım almaya başladı ve İvan Sechenov, İvan Pavlov gibi refleksler üzerinde çalışma yapan fizyologlardan etkilenerek ve coşkular ile fiziksel jestler arasında kopmaz bir bağ bulunduğu gerçeğinden yola çıkarak Sistem'ini yeniden yorumlamaya girişti. Artık oyuncunun çalıştığı süreçleri psikolojik ve fiziksel olarak ayırmaktan vazgeçmeye ve "psikofiziksel eylem" kavramını kullanmaya başlamıştı. Yeni yaklaşıma göre madem ki bu iki süreç birbirine sıkı sıkıya bağlıydı ve psikolojik olan ve fiziksel olan karşılıklı olarak birbirlerini harekete geçirebiliyorlardı, öyleyse psikolojik olanın karanlık dünyasını merkeze almaya neden gereksinim duyulsundu? Oyuncu ve yönetmen somut, kontrol edilebilir ve kolayca düzenlenebilir olan fiziksel jestlerden yola çıkarak da içsel olanı harekete geçirebilir ve psikofiziksel eylemi (ya da diğer bir deyişle "organik eylem"i) gerçekleştirebilirlerdi. Bu düşünsel (d)evrim Fiziksel Eylemler Yöntemi'nin yolunu açmış oldu.

1935 yılında Stanislavski bu düşüncelerini sistemli bir araştırmaya dönüştürmek için "Opera-Dramatik Stüdyo"yu kurdu. Bu stüdyoda temel araştırma konusu Stanislavski tarafından" fiziksel eylemler yoluyla analiz yöntemi" olarak belirlenmişti. Stanislavski artık bir oyunun ya da karakterin masabaşında saatlerce süren toplantılarda analiz edilmesi yerine doğrudan sahne üzerinde fiziksel eylemler yoluyla analiz edilebileceğini göstermeyi umuyordu. Bu yöntem üç aşamadan oluşuyordu: Öncelikle yönetmen oyununun üstün amacını belirliyor, oyunu bu üstün amaca uygun parçalara ayırıyor, her parça içerisindeki amaçları belirliyor ve bu amaçlara uygun fiziksel eylemleri tanımlıyordu. İkinci aşamada amaçlar dizisini belirlemek için mantıklı bir fikirler ve imgeler dizisi oluşturuluyor ve oyuncu metni kendi seçtiği sözcükleri kullanarak doğaçlıyordu. Sonuncu aşamada oyuncu ve yönetmen belirlenmiş fiziksel eylemler çizgisini oyuncu tarafından üretilen imgeler ve içsel monologlarla iç içe geçiriyorlardı; eş zamanlı olarak oyuncular çalışmalarını derinleştirmek ve metindeki boşlukları doldurmak için alıştırma ve doğaçlamalara devam ediyorlardı.

Bu dönemde yapılan çalışmalarla ilişkili ayrıntılı bir analiz çalışmasının da yer aldığı Bir Rol Yaratmak adlı kitap 1961 yılında ABD'de de yayınlandı.[3] Bu kitapta ilk kez Stanislavski Fiziksel Eylemler Yöntemi ile bir rolün ve oyunun analizinin adım adım nasıl yapılacağını gösteren bir liste de yayınladı. İlk kez Tartuffe oyununun provaları esnasında kullanılan bu yöntemin sonuçları 1938'de vefat eden Stanislavski tarafından görülemedi, ama bu projede yer alan ve onun son müritlerinden birisi olarak görülen Maria Kleber'in de belirttiği gibi oldukça başarılı oldu:

"Bu yöntemle 1935 yılında ilk kez karşılaştığımda Stanislavski'nin bildiği ve kendisinin oluşturduğu her şeyi başından attığını düşündüm. Sonra, aradan yıllar geçince anlamaya başladım... Yeni yöntem onun tarafından daha önce keşfedilen her şeyi özümsemişti. Bunu anlamadan keşfin yeniliği kavranamaz. Keşfin gerçeği bizi bugün bile sarsmaya devam ediyor."

4. Sonia Moore'un Kitapları: Stanislavski Sistemi'nin Amerikalı Oyuncular için Yorumu

Sonia Moore ABD'de tiyatro hayatına geri döndüğü 1957 yılından sonra toplam dört kitap yazdı: Stanislavski Yöntemi (Stanislavski Method-1960), Stanislavski Sistemi (Stanislavski System-1965,1974,1984), Bir Oyuncuyu Eğitmek (Traning an Actor-1968, 1979) ve Stanislavski Açığa Çıkarıldı (Stansilavski Revealed-1991) Bunun dışında Stanislavski ve Sistem'i üzerine yazılmış bir dizi makaleyi çevirdiği ve editörlüğünü üstlendiği Bugünkü Stanislavski (Stanislavski Today-1973) başlıklı bir kitap hazırladı. Tüm bu kitaplar onun Stanislavski Sistemi üzerine değişen perspektifini ortaya koyması açısından önemli bir nitelik taşımaktadırlar.

Stanislavski Yöntemi, büyük tiyatro adamının Amerika'daki yanlış algılanışını eleştirmek için kaleme alınmakla beraber Yöntem (Method) sözcüğünü başlığına taşıyarak Amerikan tarzı "Metod"la karıştırılma riskinden kurtulamamıştır. Bu kitabı hazırlarken Sonia Moore Stanislavski'nin Amerika'da yanlış anlaşılmasının en önemli nedeninin yeterli Rusça kaynağın İngilizce'ye çevrilmemesi olduğunu fark etmişti. Bu nedenle kitabını hazırlarken mümkün olduğunca çok Rusça kaynaktan, özellikle de SSCB'de 1954 ve 1959 yılları arasında yayımlanan Stanislavski'nin toplu eserlerinden yararlanmaya özen gösterdi. Bu kitapta Fiziksel Eylemler Yöntemi'nden bahsetmekle beraber henüz "psikofiziksel eylem" terimini kullanmaya başlamamıştı. Ancak her fiziksel eylemin psikolojik bir yönelim taşıdığından söz etmekteydi. Sonuçta kitap, Stanislavskiyen kuramın en temel unsurlarının bütünlüklü bir biçimde sunulması anlamında büyük bir boşluğu dolduruyor ve eylemin psikofiziksel yönünü vurgulayarak o zamana kadar başlamamış bir tartışma için zemin hazırlyordu.

Kitap 1965 yılında bazı değişiklerle ve farklı bir isimle yayınlandı: Stanislavski Sistemi. Moore bu isim değişikliğini kendi yaklaşımının Lee Strasberg'in Metod'uyla karıştırılmasını istemediği için yaptığını açıkça belirtmiştir. İkinci kitapta fark edilen değişikliklerden en önemlilerinden birisi kaynakçada çok daha fazla sayıda Rusça kaynağın bulunmasıydı. Bunlar arasında Simonov gibi bir fizyologun çalışması da yer almaktaydı. Buradan da anlaşılacağı gibi kitabın vurgu noktasında belirgin değişme olmuş, Fiziksel Eylemler Yöntemi ön plana çıkmış ve "psikofiziksel eylem" kavramı ilk kez kullanılmıştır. Bununla birlikte kitabın üslubunun tanımlayıcı (descriptive) olmaktan çok yönlendirici (prescriptive) olmaya başladığı gözlemlenmekteydi. Bir başka değişim Vakhtangov ve Üçüncü Stüdyo ile ilgili eklenen yeni bölümdür. Moore hocası Vakhtangov'un fiziksel eylemler konusundaki yaratıcılığının kendi çizdiği çerçeveye katkı sunacağın düşünmekteydi. Bununla birlikte ikinci kitaba sadece eklemeler yapılmamıştır, bazı bölümler de çıkarılmıştır: Moore, ilk kitapta yer alan "Psikolojik Yaşamın İtkisel Güçleri", "Oyuncunun İçsel Durumu", "İçsel Yaratıcı Durumda Bilinçaltı" gibi bölümleri "coşku belleği"ni merkeze alan Amerikan algılamasına hizmet edeceğini düşündüğü için kitabından tamamen çıkarmıştır.

1974 yılında hazırlanan kitabın ikinci versiyonunda Moore Stüdyo'sunda oyuncularla yaptığı çalışmalarda elde ettiği birikimden yararlanarak bazı değişiklikler yaptı. Öncelikle oyuncunun kendi bedenini bilinçli bir şekilde kontrol etmesi fikrini ön plana çıkardı. Bu anlamda "eğer içsel yaşantıyı anlatımcı bir biçimde açığa çıkarmak istiyorsak eğitimli ve denetimli bir vücuda sahip olmalıyız" şeklindeki Stanislavski ilkesini hatırlatmış oluyordu. İkinci bir değişiklik Stanislavski'nin kuramının unsurlarının yalıtılarak incelenmesinden vazgeçilmesi ve bu unsurların "psikofiziksel eylem" kavramı etrafında bütünleştirilerek ele alınmaya başlanmasıydı. Sonuçta tüm unsurlar psikofiziksel eylemi gerçekleştirmek için vardı ve psikofiziksel bir eylemde bütünleniyorlardı. Bir diğer değişiklik "Olaylar ve Eylemler Yoluyla Analiz" başlığını taşıyan bölümün eklenmesiydi. Moore'a göre olay ve eylem arasındaki ilişki çok netti: Birisi isim diğeri ise fiildi. Oyuncu sahnede hareket ederken her olayı açığa çıkaracak eylemi seçerek çalışıyordu. Yeniden yazılan bir diğer bölüm "coşku belleği" ile ilgiliydi. Burada Moore tartışmayı ilk versiyona oranla daha bilimsel bir noktaya çekmeye çalışıyordu. Stanislavki'nin "sahne coşkusu" ve "hayattaki coşku" ayrımından yola çıkarak "hayattaki bir coşkudan yararlanarak sahne coşkuları yaratılabilir" şeklindeki tezi merkeze alan bir analiz yapıyordu. Stanislavski ve Moore'un tezi Pavlov'un deneylerinden elde edilen sonuçlarla destekleniyordu: Oyuncu provalarda şartlı sahne uyaranına tepki olarak geçmişteki bir duygunun yarattığı etkiyi yeniden yaşayabilir. Pavlov'un bilimsel terminolojisinde bahsedilen bu şartlı sahne uyaranı oyunun fiziksel eylemlerinden başka bir şey değildi. Böylece Moore Stanislavski'nin uygun fiziksel eylemlerin doğru biçimde icrasının coşku belleğini uyaracağı yolundaki tezinin bilimsel gerekçelerini ortaya koymaya çalışıyordu.

1984 yılında basılan son versiyon karşılaştırıldığında Stüdyo'da yaşanan deneyimlerin de etkisiyle Fiziksel Eylemler Yöntemi ile ilgili uygulamaların detaylandırıldığı görülür. Bu bağlamda sık sık "fiziksel eylem" ile (mekanik olan) "fiziksel hareket" arasındaki farka vurgu yapılır. Bu versiyona yeni eklenen bölüm "Davranışın Altmetni" başlığını taşımaktadır. Moore Stanislavski'nin "metnin birincil değeri altmetinde yatar" şeklindeki yaklaşımını destekler. Bu versiyonda Fiziksel Eylemler Yöntemi net bir tanıma kavuşturulur: Fiziksel Eylemler Yöntemi bir oyunu, eylemleri araştırmaya dönük doğaçlamalar yoluyla analiz etmek anlamına gelir.

Moore 1968 yılında yayınladığı Bir Oyuncuyu Eğitmek adlı kitabında kendi Stüdyo'sunda öğrencilerle yaptığı çalışmaları Stanislavski'nin okul kurgusuna bağlı olarak aktarmayı amaçlar. Son kitabı olan Stanislavski Açığa Çıkarıldı ise bu kitabın Moore'un oyuncularla yaptığı araştırmalar sonrasında yeniden ele alınmış halidir. Moore'un 1991 yılında yayımlanan bu son kitabında gövdenin değişik bölgelerindeki kasların kullanımının geliştirilmesinin psikofiziksel eylemi gerçekleştirirken sağlayacağı olanaklar üzerine yapılan vurgu artmıştır: Oyuncunun duygularının kasları harekete geçiren dürtü olması yerine, duygulara ulaşmak için kasların hareket etmesi ilkesi.

5. Sonia Moore Stüdyo Tiyatrosu'nun ve Amerikan Stanislavski Tiyatro Sanatı Merkezi'nin Tarihçesi

ABD'de yayınlanan ilk kitabının başarısından sonra Sonia Moore oyunculuk dersleri vermesine ilişkin bazı taleplerle karşılaşmaya başladı. Başlangıçta Moore bazı yarı profesyonel oyuncuların da desteğini alarak çeşitli prodüksiyon çalışmalarında yönetmenlik yapmayı denedi. Ancak kısa sürede kendisiyle aynı dili konuşmayan öğrencilerle kendi anlayışını hayata geçiremeyeceğini anlayarak 1961 yılında Stanislavski modelinden esinlenen bir Stüdyo kurdu. Stüdyo için gazetelerde yayımlanan ilanda amacın "Stanislavski'nin oyuncunun bir rol üzerinde çalışması için ürettiği somut tekniğin" eğitimini vermek olduğu belirtiliyordu. İlk çalışmalar devam ederken bir yandan da kurumsal yapılanmaya ilişkin girişimler de hayat bulmaya başlamıştı. 1964 yılında Amerikan Stanislavski Tiyatro Sanatı Merkezi (ACSTA) kuruldu. Ardından Stüdyo'dan gelen oyuncuların düzenli oyunlar sergileyecekleri bir repertuvar tiyatrosu kuruldu. Belki de ileride bu grupların sayılarının artacağını düşündüğünden Sonia Moore bu gruba ACSTA 1 adını verdi. Ortaya çıkan yapı Moskova SanatTiyatrosu'nun bir kopyası gibiydi: ACSTA şemsiyesi altında birleşmiş bir okul ve repertuvar tiyatrosu.

1970'ler, ACSTA 1'in neredeyse her yıl yeni bir oyun çıkardığı ve eski oyunlarını düzenli bir biçimde sergilediği verimli yıllar olarak geçti. Böylesi bir yükün taşınmasını mümkün kılan şey Stüdyo'da yürütülen okullaşma faaliyetiydi. Stüdyo, repertuvar gubunun yükünü taşıyacak yeni insanlar yetiştirmesine rağmen, Moore'un ACSTA çatısı altında yeni gruplar oluşturma yolundaki düşlerini gerçekleştirecek atılımı hayata geçiremedi. Repertuvar grubunun oyunları aşamalı bir biçimde eleştirmenlerin dikkatini çekmeye başladı ve zaman zaman oldukça iyi eleştiriler aldı. Ön plana çıkarılan noktanın çoğunlukla oyunculuklar olması gerçeğinden yola çıkarak Stüdyo'daki oyunculuk çalışmalarının verimli olduğu yolunda bir değerlendirme yapabiliriz.

1976-1977 sezonunda ACSTA'da yeni bir repertuvar grubunun oluşmayacağı ortaya çıktığında grubun adı Amerikan Stanislavski Tiyatrosu (AST) olarak değiştirildi. Bu isim değişikliği basit bir imaj tazeleme çabası olmaktan ziyade grubun o tarihlerde yaşadığı yeniden yapılanma girişiminin bir parçasıydı. O dönemde Stüdyo'daki öğrenci sayısında ciddi bir düşüş olmuştu ve repertuvar tiyatrosu da eskisi gibi birçok oyunu aynı anda sahnelemeye yetecek bir insan kaynağı yaratmakta zorlanmaktaydı. 1978-1979 sezonuyla birlikte Sonia Moore belki de yeni açılımlar yakalamak amacıyla değişik üniversitelere gitmeye ve oyunculuk dersleri ve seminerler vermeye başladı. Benzer bir şekilde AST da değişik kolej ve üniversitelere turneler düzenlemeye başladı. Böylece Moore'un önünde yeni bir yol açılıyordu.

1980'lerle birlikte Moore'un ilgisi akademik faaliyetlere ve tiyatro eğitimi alanındaki uzmanlaşmaya doğru kaydı. AST prodüksiyonlar açısından 1970'lerdeki kadar verimli bir dönem yaşamıyordu, bununla birlikte Stüdyo ve repertuvar tiyatrosu arasındaki işbirliği başlangıçtaki gibi devam ediyordu. Stüdyo'nun öğrencileri zaman zaman eğitim amaçlı çalışılmış sahne parçaları ya da episodların sunulduğu etkinlikler organize ediyorlardı. 1985'te Okul-olarak-Şehir adlı bir uygulama programı AST ile işbirliği yaptı ve yüksekokul öğrencileri prodüksiyonlarda sorumluluklar alarak sahne yönetimi ve kumpanya idaresi gibi konularda kredi almaya başladılar. Hemen ardından 1987'de Moore, Stüdyo için Ulusal Tiyatro Okulları Birliği'nden (NAST) bir onay belgesi aldı. Bununla birlikte AST'ın ülkedeki turneleri ve Moore'un değişik üniversite ve kolejlerde verdiği dersler de devam ediyordu. 1980'lerin ilk yarısında Stüdyo'nun öğrenci sayısı belli bir istikrarı korudu, sınıflar genelde doluydu. Ancak 1980'lerin ikinci yarısıyla birlikte Sonia Moore Oyunculuk Stüdyosu gittikçe eski atmosferini yitirdi. Bunda kurucusunun ilerleyen yaşının etkisiyle eski enerjisini kaybetmesinin de payı olduğu düşünülebilir. NAST'tan alınan belgeyle birlikte Stüdyo'nun prestiji artmıştı ama bu da kan kaybını engelleyemedi.

Sonia Moore ACSTA'yı, AST'ı ve Stüdyo'yu kurumsallaştırarak kendi ölümü sonrasında da işleyecek bir yapı haline getirmek için çok uğraştı. Buna rağmen onun öldüğü 1995 yılında Stüdyo kapılarını kapattı ve Moore'un geride Moskova Sanat Tiyatrosu tarzında bir okul-tiyatro bırakma hayali gerçekleşemedi.

6. Sonia Moore'un Kuramı'nın Stüdyo'daki Evrimi

Sonia Moore da tıpkı Stanislavski gibi Stüdyosunu bir oyunculuk laboratuvarı olarak tasarlamaktaydı. Yayımladığı kitaplar bu laboratuvarda elde ettiği sonuçların paylaşıma açılmasını sağlıyordu. Stüdyo'da ele alınan başlıklar Stansilavski'nin ortaya koyduğu bazı temel yaklaşımlardı: Bir eylemi seçmek ve tanımlamak, içsel bir monolog yaratmak, oyuncunun içsel yaşantısını harekete geçirecek imgeler oluşturmak, bir oyunu doğaçlamalar yoluyla analiz etmek ve bir eylemin öğelerinin ne olduğunu öğretmek. Fiziksel Eylemler Yöntemi Stüdyo'da yürütülen çalışmaların temel odak noktasını oluşturmaktaydı.

Moore'un yürüttüğü tüm çalışmalarda referans aldığı tek kişi Stanislavki değildi. Rusya'daki günlerinde Üçüncü Stüdyo dönemindeki öğretmeni Evgeni Vakhtangov'un ve Stanislavski'nin çalışmasına bilimsel bir temel kazandıran fizyolog Simonov'un da Moore'un çalışmasında önemli bir yeri vardı.

Stansilavski'nin bir öğrencisi olan ve Moore tarafından "gerçek mürit" olarak adlandırılan Vakhtangov gerçekte ustasının çalışmalarını en çok sorgulayan kişilerden birisiydi -bu nedenle Trauth ve Stroppel onu "isyankar oğul" olarak nitelemektedirler. Vakhtangov Sistem'in ilk evrelerden itibaren tek yönlü psikolojik yönelimlere karşı çıkmış ve psikolojik unsurları dışavurumcu bir fiziksellikle ilişkilendirmişti. Ona göre her bir jest ve her bir sözcük titizlikle çalışılmalı ve anlatımlı hale getirilmeliydi. Bu daha sonra Moore'un kendi Stüdyosunda da önem vereceği bir ilkeydi. Vakhtangov'un son prodüksiyonu olan Prenses Turandot "keskin bir biçimde fiziksel olmasına rağmen aynı zamanda psikolojik açıdan doğruydu." Sonia Moore Vakhtangov'un çalışmalarında fiziksel ifadenin oyunculuk sürecini güçlendirdiğini ve karakterin fiziksel yaşamını tamamladığını gözlemlemişti. Diğer bir önemli kazanımı Vakhtangov'un elinde "adaptasyon" kavramının ortaya çıkışını görmek olmuştu. Bu iki kazanım onun kendi Stüdyosunda çokça yararlanacağı dersler almasını sağlamıştı.

Moore'un diğer önemli referansı olan Simonov "Stanislavski Yöntemi ve Coşkuların Fizyonomisi" adlı eserinde bir sanat adamı olarak Stanislavski'nin bilimden yararlanmaktan çok, bilim adamlarının ufkunu açan bir rol oynadığını anlatmıştır. Simonov'un ortaya koyduğu fiziksel eylemlerin sinir hücreleri ile coşkulara bağlı olduğu yolundaki fizyonomik açıklamaları Sonia Moore Oyunculuk Stüdyosu'nda yürütülen beden ve kas çalışmalarının öncüsü oldu. Moore Simonov'un çalışmalarından esinlenerek ABD'deki psikolog ve fizyologlarla da ilişkiye geçerek araştırmasını bilimsel verilerle destekleme yolunu seçti. 1989 yılında California Üniversitesi'nden Dr. Ekman ile coşkuların fizyonomisi üzerine çalışmalar yaptılar. Sonuçlar Simonov'unkiyle uyumluydu. Yine 80'li yıllarda psikolog Susana Bloch ile yürütülen çalışmalarda nefes alıp verirken, vücut duruşu ile, ve yüzde ifadeler oluşturarak çeşitli coşkuların uyarılabildiği kanıtlandı. Ancak ilk anda bu coşkuları uyarabilmek için deneklerden "abartılı oynamaları" talep ediliyordu. Bu da Moore'un Stüdyosu'ndaki çalışmalara uygun bir veriydi: Moore oyunculardan oynamaya fiziksel olarak başlamalarını ve "büyük jest ve hareketlerle" oynamalarını istiyor, bir kez coşkular devreye girmeye başladıktan sonra bu hareketleri düzenlemeye ve bu düzenlemeler aracılığıyla uygun psikofiziksel eylemleri oluşturmaya çalışıyordu.

Yıllar içinde Moore, çalışmalarında bir eylemi çeşitli aşamalara bölerek çalışma yöntemini ortaya attı. Bu çalışmanın tüm amacı fiziksel bir hareketi fiziksel bir eyleme dönüştürmekti. Moore kuramına göre bir eylem şu aşamalardan oluşmaktaydı:

Hayret etmek (wondering)

Oyuncu içinde bulunduğu koşullarla ilk kez karşılaşıyormuş gibi hayrete düşerken aslında karakterin koşullarını önceden bilmektedir. Moore işe bu teatral hayrete düşme durumunun itkisi ile başlamayı önerir. Bir olay karşısında hayrete düştüğümüzde refleksif olarak tepki veririz ve kaslarımız harakete geçer. Bu anlamda hayrete düşmek, tepki bekleyen bir fiziksel eylemdir.

Değerlendirmek

Bu aşamada içinde bulunduğunuz koşulları değerlendirerek bir tercihte bulunmanız beklenir. Seçtiğiniz tercih doğrultusunda bir fiziksel eylem belirleyeceğimiz düşünülür.

Karar verme

Bu noktada kaslar devreye girer ve eylemi gerçekleştirmek için harekete geçersiniz. Kasların hareketinin coşkuları tetiklemesi beklenir.

Jest

Karar vermenin ardından gelen hareket bir jest açığa çıkarır. Bu jest oyuncunun içsel durumunu da açığa çıkarmalıdır.

Fiziksel ya da sözlü eylem Jesti fiziksel ya da sözlü bir eylem izler.

İkinci Jest

Sonia Moore 1980'lerle birlikte fiziksel eylemi takip eden ikinci bir jesti kuramına eklemeye ve oyunculara hatırlatmaya başladı. Bu jest ilk eylemin tamamlanma noktası olduğu kadar diğer eylemin "hayret etme" aşamasının da başlatıcısıdır.

Çok karmaşık görünebileceği için bu aşamalandırmayı bir örnekle açıklayalım: Evde uyurken bir ses duydunuz ve irkildiniz (hayret etme); içinde bulunduğunuz durumu değerlendirdiniz, evde yalnızsınız ve kimseyi beklemiyorsunuz, kapıyı açmadan sessizce oturabilir ya da kapıya yaklaşıp kim olduğunu anlamaya çalışabilirsiniz; kapıya gitmeye karar veriyorsunuz ama tereddütleriniz var; kapıya doğru yürümeden önce bu tereddütü açığa çıkaran bir postür ediniyorsunuz (jest) ve yürüyorsunuz (eylem); kapının deliğinden baktığınızda tanıdık birini görüyorsunuz vücut duruşunuz değişiyor (ikinci jest).

Bu sıralamada en kafa karıştırıcı olan, jest ve eylem arasındaki farkın ne olduğudur: Moore'a göre her ikisi de fizikseldir ama amaçları farklıdır. Fiziksel bir eylem bir amacı hayata geçirmeye hizmet eder (dışardakinin kim olduğunu öğrenmek için kapıya yaklaşmak); oysa jest eyleme ihtiyaç duyduğu rengi kazandırır (yürüyüşteki tereddüt). Bu anlamda Moore jestin eylemin altında yatan altmetni açığa çıkaran unsur olduğunu düşünüyordu. Ama diğer yandan işlevleri farklı olmakla beraber jest ve eylem tamamen birbirlerine bağlı olarak hareket ederler.

Sonuçta kendi evrimi içerisinde Moore'un çalışması Stansilavski'nin 1935'te söylediği şu sözleri farklı bir biçimde yankılar gibidir:

"Bir ifade aracına sahipsiniz. Onu mükemmelleştirin ve onu koruyun. Kimse Bethoven'ı gereğinden yüksek ya da alçak bir şekilde, veya akort edilmemiş bir enstrümanla çalamaz. Eğer gövdeniz coşkularınıza uyum sağlayamıyorsa, eğer sesiniz duyulmuyorsa ya da elleriniz kasılıyorsa insanlar sizin duygularınıza yalnızca güleceklerdir. Daha derin duygular, coşkularınızın daha karmaşık biçimleri, gövdenizin daha dışavurumcu bir kapasiteye sahip olması gerektiği anlamına gelir."

7. Sonia Moore'un Stüdyo Pratiği

Sonia Moore'un Oyunculuk Stüdyosu'ndan başarı sertifikası alabilmeniz için iki yılda dört dönemi tamamlamanız gerekmektedir. Her dönem için öngörülen etkinlikler ve eğitim hedefleri aşağı yukarı şöyledir:

İLK DÖNEM

Etkinlikler

Konsantrasyon, rahatlama, tempo ve ritm gibi insan davranışlarının tüm unsurlarını içeren amaçlı, mantıklı eylemler üzerine alıştırmalar ve doğaçlamalar
İçsel süreçleri dışavurmak için gövdenin duyarlılığını geliştirme
Sözlü doğaçlamalar ve sahne üzerinde psikofiziksel iletişim
Önerilen bir oyundan bir sahneye yaklaşım çalışması

Öğrencinin kazanması beklenen yetenekler

Bir amaç seçme yeteneği
Amacı gerçekleştirmek için mantıklı eylemler seçme yeteneği
Gövdedeki kasların sahnedeki sessizlik anlarında zihinsel süreçleri harekete geçirme ve yansıtma konusundaki önemini fark etme
Partneriyle amaca uygun biçimde sessizce ya da konuşarak iletişim kurma yeteneği
Dramatik metin üzerinde yeterli çalışma.

İKİNCİ DÖNEM

Etkinlikler

Alıştırmalar ve sözlü ya da sözsüz doğaçlamalar
Ensamble çalışması
Sahne çalışması: olaylar ve eylemler yardımıyla oyunun ve sahnenin analizi
Karakterin yaşamıyla ilgili doğaçlamalar

Öğrencinin kazanması beklenen yetenekler

Başlangıç, gelişme ve sona sahip bir doğaçlama icra edebilme
Bir doğaçlamada temiz bir olay ve üstün amacı ortaya koyabilme İlişki üzerine konuşmadan bir partnerle olan ilişkiyi yansıtabilme
Keskin bir çelişki yaratabilme
Eylemler seçme yoluyla amacı yansıtabilme
Seyircilere sunulacağı düşünülebilecek düzeyde bir sahne hazırlamak
Sınıfın olumlu atmosferine katkıda bulunacak biçimde etik davranışlar sergileme

ÜÇÜNCÜ DÖNEM

Etkinlikler

Daha karmaşık alıştırmalar ve doğaçlamalar
Bir karakterin içsel dünyasını oluşturma ve açığa çıkarma üzerine odaklanmış sahne çalışmaları
Sahnelerin sınıftaki öğrenciler ve Açık Sınıf etkinliklerinde dışarıdan seyirciler önünde icra edilmesi

Öğrencinin kazanması beklenen yetenekler

Gövdeyi zihinsel süreçleri dışavuracak biçimde yönlendirme
Davranışın altmetnini sözcükler dışındaki araçları kullanarak yansıtma
Stanislavskiyen kuramın temel kavramlarını kullanarak psikofiziksel buluşmayı denetleme

DÖRDÜNCÜ DÖNEM

Etkinlik

İçsel süreçleri yansıtma duyarlılığına sahip bişr gövde geliştirmeye dönük alıştırma ve doğaçlamalar
Psikofiziksel eylemler seçmeye özen göstererek sahneler ve tek perdelik oyunlar üzerinde çalışma
Seyircinin katılabileceği Açık Sınıf etkinlikleri
Amerikan Stanislavski Tiyatrosu'nda rol almaya uygunluk

Öğrencinin kazanması beklenen yetenekler

Sahnede kesintisiz, anlamlı psikofiziksel bir biçimde davranma yeteneği
Amaçlı eylemler seçme yeteneği
Bir oyunu eylemler üzerine doğaçlamalar yaparak analiz edebilme (Fiziksel Eylem Yöntemi)
Oyunun içeriğinin ortaya çıkmasına hizmet edecek belirleyici jestler oluşturma kapasitesi
Bir duyguyu deneyimlemeyi başarabilme

Sonia Moore Stüdyosu bu oyunculuk kurslarının yanısıra bazen konuşma, gövdesel rahatlama ya da Shakespeare oyunları yönetimi gibi özel sınıflar da açabiliyordu. Ancak tüm bu farklı dersler için de temel hareket noktası Fiziksel Eylemler Yöntemi ve psikofiziksel bütünlüğün gerçekleştirilmesi üzerine kuruluydu.

Sonia Moore neredeyse bir yüzyıl süren yaşamında tiyatroya özel bir enerji ayırdı. Özellikle ABD'de geçen hayatının son 35 yıllık diliminde oyunculuk eğitimi sisteminin yeniden şekillenmesi, Stanislavski Sistemi'nin sadece sanat okullarında değil, toplumun çok farklı kesimlerinde algılanması ve kullanılması için büyük bir emek verdi. Ancak yakın zamana kadar bu önemli tiyatro insanı ile ilgili kendi kitapları dışında hiçbir çalışmaya ulaşmak mümkün olmamaktaydı. Suzanne M. Trauth ve Elizabeth Stroppel'in kaleme aldıkları Sonia Moore ve Amerikan Oyunculuk Eğitimi: Elinde Küçük Bir Ağaç Dalıyla adlı kapsamlı çalışma bu alandaki boşluğu doldurma yolunda önemli biri girişim olarak görülebilir.

[1] Metod: Lee Strasberg'in Stanislavski'nin kuramlarından yararlanarak geliştirdiği özel oyunculuk yöntemi.

[2] Söyleşinin Türkçe çevirisi için bkz. "Fiziksel Aksiyonlar Yöntemi"; Mimesis 11, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, s. 159-162.

[3] Kitabın Türkçe çevirisi: K.S. Stanislavski, "Bir Rol Yaratrmak", Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi.